Sait Halim Paşa Nasıl Öldürüldü?

Ekim 3, 2009 yapan bahattinsakir

Said_Halim_Pasha

58 yaşını henüz geçmiş Sait Halim Paşa, hayalimde yorgun düşmüş haliyle ve sarmallar çizerek ilerliyor  Roma sokaklarında. Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunu olması hasebiyle Kahire’de geçen ilk ve orta okul yılları, ardından Siyasal Bilgiler tahsili için gidilen İsviçre’de geçirilen seneler, Danıştay azalığı, Rumeli Beylerbeyi payesi,  Ayan meclisi azalığı, Şûrâ-yı Devlet reisliği, İttihat ve Terakki Partisi Genel Sekreterliği, Hariciye Nezareti Başkanlığı, Sadrazamlık…

 

Savaş suçlusu olarak Malta’ya sürülmesi, 2 sene sonra yani 1921 senesinde kavuştuğu özgürlüğün ardından içinde engellenemez biçimde varolan tekrar vatana dönme, vatanda olma arzusu, ancak gelen ret cevabı ile zorunlu istikamet olarak belirlenen; Roma…

 

Sait Halim Paşa, sarmallar çizerek ilerliyor hayalimde son istikameti olan Roma sokaklarında. Ancak çok iyi bir şair anlatabilir yüz ifadesini ve o yüze yerleşmiş hüznün aslında nasıl gerçek bir acıdan beslendiğini. Dersaadetin gerçekleşmemiş düşü, bu hüzünle boğuluyordu şimdi.

 

Ve uzaklardan, çok uzaklardan gelen bir Ermeni komitacı hiç peşini bırakmıyordu. Kısa boylu bir adam. Besbelli tutulmuş bir katil, Roma sokaklarında gezinip duruyor. Sait Halim Paşa’nın oturduğu muhit, gündüzleri bile her vakit tenha olduğundan, birkaç gün öncesinden oralarda görülmeye ve nihayetinde 6 Aralık sabahı erkenden sokağa gelerek, evinin kapısının önünde Paşa’yı beklemeye başlamıştı.

 

Saat tam 17.15 sıralarında, yani henüz karanlık çökmüşken,  Sait Halim Paşa’nın arabası sokağın başında görülmüş. Ve Paşa, yanındaki Teyfik Bey ile tam arabadan inmek üzere iken, saatlerdir evin önünde bekleyen katil, arabanın yanına gelerek, soğukkanlılıkla silahını doğrultmuş.. Boyu kısa olduğundan, attığı mermi biraz yukarı doğru seyrederek, Paşa’nın sol şakağının üzerinden çıkmış. Filhakika, Osmanlı oracıkta bir kez daha can vermiş.

 

Sessizlik…Sessizlik…Sessizlik…

 

Teyfik Bey’in anlattığına göre katil, daha sonra zıpkın gibi fırlayarak izini kaybettirmiş. Hemen arabaya geri binerek, adamı bu şekilde takibe teşebbüs etmiş ancak hayatta olması ihtimali ile öncelikle Paşa’yı hastaneye yetiştirmenin daha önemli olduğu düşünerek, katili takip etmekten vazgeçmek zorunda kalmış.

 

Hastaneye vardıklarında, Paşa’nın zaten cinayet anında can vermiş olduğunu öğrenen Teyfik Bey olduğu yere çöküvermiş. Biraz toparlandıktan sonra ise , hemen o esnada tıpkı Sait Halim Paşa gibi Roma’da bulunan İsmail Canbulat’a bir not yazarak, ona Paşa’nın şehit edildiğini bildirmiş.

 

Sait Halim Paşa’nın vefat ettiğini ilk öğrenen kişi, 5 sene sonra İzmir’de bugün Elhamra Sineması’nın olduğu yerde kurulan İstiklal mahkemesinde yargılanarak, idam edilecek olan Çerkez kumandan “Hatko” İsmail Canbulat  olmuştur.

 

İsmail Canbulat hemen hastaneye koşar. Ve Osmanlı’nın en sıkıntılı senelerinde beraber mücadele ettikleri Sait Halim Paşa’nın cansız bedenine son bir kez baktıktan sonra, katilin yakalanması için hastane polisine ifade vermeye gider.

 

“ Paşa ölmüş olduğuna göre, katilin derdesti için orada olan zabıta memuruna bazı şeyler söyledim. Herifin pek ehemmiyet vermediğini görünce, Ziya’ya gittim. Oradan da Cami’ye telefon ettirdim. Fakat o da yerinde yoktu. Mamafih, zabıta sonradan takibata germi verdi. Bazı Ermeni’leri sorguladılarsa da bir şey elde edememişler. Katilin yakalanması bu şerait altında tamamen tesadüfe tabi kaldı.”

                                                                           İsmail Canbulat

                                                                           İttihatçı Liderlerin gizli mektupları s.444

                                                                           Temel Yayınları İstanbul 2002

 

 

Sait Halim Paşa’nın öldürülmesinden birkaç gün sonra, Teyfik Bey yanında Bilal Bey isminde bir zat ile  Paşa’nın kunduracısına uğrar. Kunduracı, onlardan kısa süre evvel, üstü başı yırtık bir adamın gelerek birkaç çift kundura ısmarladığını, ısmarladıklarını ise yarın almaya geleceğini söylediğini iletir onlara. Adamın tavırlarından rahatsız olduğunu söylemeyi de ihmal etmez. Teyfik Bey’ler bu cihetle tekrar polise giderler ve adamın ertesi gün tevkif edilmesini sağlarlar. Adam Bulgar serserisinden çıkar. Ayrıca üzerinde ve odasında yapılan aramada yüklü miktarda para bulunur. Elbiseleri yırtık pırtık olduğu halde yeni bir palto aldığı, kunduracıya da tamı tamına 1500 liret tutarında sipariş verdiği tespit edilir.  Üstelik cinayet günü nerede olduğu sorulduğunda ise cevap vermeyi reddetmekte, ağzından “söylemem” den başka laf çıkmamaktadır.

 

Yüzleşme esnasında Teyfik Bey, Bulgar serseriyi katile benzetir ancak olup biteni pencereden görmüş olan Paşa’nın ev sahibinin hizmetçisi, adamı tanıyamaz. Takibat uzadıkça Bulgar serserinin İstanbul’da, Cenevre’de ve Marsilya’da da bulunmuş olduğu ortaya çıkar. Ancak, kati deliller bulunamaz, adam serbest bırakılır ve polisin tahkikatı da daha çok Hidiv üzerine yoğunlaşır. Zira Hidiv’in niyeti Suriye’ye hükümdar olmaktır, bu nedenle Paşa’yı bir rakip olarak görme ihtimali vardır.

 

Ancak İsmail Canbulat, bu ihtimali kafi bulmaz. O, Hariciye Nazırları’nın tam da Paris’te toplanacakları sırada  Paşa’nın öldürülmesinin, Ermeni meselesini yeniden gündeme getirmek üzere Ermeni komitacıları tarafından gerçekleştirilen bir eylem olduğunu düşünmektedir. Zira, Talat Paşa’nın katli esnasında bir liste bulunmuş ve Ermeni komitacıların yurtdışında öldürecekleri İttihatçı liderlerin isimlerinin olduğu bu liste, birkaç ay önce İtalyan hükümetine de tebliğ edilmiştir.

 

Katilin adı Arsavir Şıracıyan’dır. Taşnak Partisi mensubu Şıracıyan yakalanmaz, üstüne üstlük 5 ay sonra, bu kez Berlin’de, Dr.Bahaddin Şakir ile Cemal Azmi Bey’i katleder.  Ve seneler sonra “Bir Ermeni Teröristin itirafları” adı ile yayınlanan anılarında cinayetlere dair tüm detayları anlatmaktan da geri durmaz.

Sait Halim Paşa’nın naaşı, Roma’ya gelen oğulları tarafından İstanbul’a nakledilerek, kabri Sultan Mahmut türbesi bahçesinde olan babasının yanına defnedilir.

Vatan toprağı kavuşmak, ancak cansız bedenine nasip olmuştur.

Tarihimizde Ermeni Cinayetleri-2

Ekim 3, 2009 yapan bahattinsakir

ermeni_tehcir_TE

1 NİSAN 1916

 

 (TEHCİR KANUNU OLMASAYDI)

 

Arkadan sürekli takviye almakta olan düşmanı durduramıyorduk. Düşmanı akşama doğru karşımızdaki Taşlıtepe’yi tutmayı başardı. Sağda 200,takım cephesinde 300 metreye kadar sokuldular. Solumuzdaki 2. Tabur cephesine de büyük kuvvetler sev edildiği ne bakılırsa, düşmanın geniş bir harekâta başlamak üzere olduğu anlaşılıyordu.

 

 Bu mevzilere geldiğimiz vakit, üçer beşer metrelik üç diz siperinden başka bir şey yoktu. Bütün gece süngü ve ellerimizle çalışarak bu siperleri kullanılır bir hale getirebildikten başka gereken yerlere yeni siperler kazdık. Bugün akşama kadar olan muharebede kolundan yaralı bir neferden başka kaybım yoktu. Bölük kumandanım Cinasur muharebesinde ikinci defa yaralanan Mehmet Efendi’ydi. Birinci yarayı Sarıkamış’ta almış, vazifesine âşık cesur, yalnız asker olmak için yaratılmış bir gençti. Alayda temas ettiğim subaylar arasında “biricikti”. Durum hakkında daima doğru karar verir, araziden iyi anlardı.  Askerlik konusunda kendisinden çok faydalanıyordum. Vazife zamanında gayet sert kavga eder gibi emir verir, vazife dışında ise gayet güler yüzlü, yumuşak huylu bir arkadaş oluverirdi. Bizden genç olduğu için bize saygılı davranırdı. Alay ve tabur kumandanlarıyla yaptığı askerlik tartışmalarında haklı çıkar, korkak kumandanları saymadığı ve sözünü esirgemediği için de pek sevilmezdi.”(Bu kahramanı fedakâr Erzincanlı Mehmet’in son Ermeni harekâtında Batum’un işgali sırasında şehit olduğunu öğrendim.)

 

Bu kadar cesaretle çarpışan karşımızdaki bölüklerin tamamıyla Ermenilerden ibaret olduğu anlaşılmıştı. Bugünler düşünülmeyerek, ya bu Ermeniler tehcire tabi tutulmasalardı? Şimdi bizim halimiz nice olurdu? Harp başladığı zaman, Erzurum, Sivas vilayetlerinde, 400–550 yoğun nüfuslu büyük Ermeni köyleri varmış. Karısı kızı silah kullanmayı bilen bu Ermeniler ve Rus ordusuyla, iki ateş arasında kaldığımızı düşünmek bir an düşünmek bile insana dehşet veriyordu. Halktan canlı kimse bırakmayacakları muhakkaktı. Sivas ve Erzurum valilerinin dirayeti sayesinde, hiçbir sızıntıya meydan verilmeden tehcir başarıyla sona erdirilmişse de Karahisar’da, Kaymakam’ın beceriksizliği yüzünden kaleye sığınan 500 kadar Ermeninin orduyu haftalarca uğraştırdığını, kadınların bile silah kullandığını bu olaya katılan bir arkadaş anlatmıştı.

 

Geriyle bağlantıyı sağlamak için geceleri de çalışarak kapalı yollar yapıldı. Eğilerek, sürünerek geriden su ve cephane getirmek çok güç oluyordu. Geceleri kazma kürek sallamak, gündüzleri aralıksız savaşmanın yorgunluğuna metanetle göğüs germek dünyada ancak bu askerin yapabileceği bir işti.”

 

 

 

2-İNSANLIK TARİHİNDE KARA LEKE: ASALA TERÖRÜ

 

 

Sözde Ermeni Soykırımını dünyaya duyurabilmek için Türk Diplomatlarını şehit eden örgütün adının açılımı: Ermenistan’ın özgürlüğü için gizli Ermeni ordusudur. 27 Ocak 1973’te başlayan Asala katliamları, bugün parlamentolarında “Sözde soykırımı” tanımak için birbirleriyle yarışan ülkelerinde göz yummasıyla artmış ve toplam 44 diplomatımız şehit edilmiştir. Ermeni teröristler, 21 ülkenin 38 kentinde, 39′u silahlı, 70′i bombalı, biri de işgal şeklinde olmak üzere toplam 110 terör olayı gerçekleştirmişlerdir.

 

İlk Türk Diplomatı cinayetini işleyerek Asala’ya örnek oluşturan 78 yaşında ki Gurgen Yanikyan bir gazeteye yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Ben 78 yaşında iki Türk’ü öldürecek kadar davama sadıkken, Ermeni gençleri hala neyi bekliyorlar?” Mahkemede işlediği suçtan pişman olmadığını, çünkü Türklerin, Ermenilerin düşmanı olduğunu belirtmişti Yanikyan.

 

Şüphesiz biz yapımız gereği yıllardır komşuluk yaptığımız, bakkallarından alışveriş ettiğimiz, birçoğu ile iyi ilişkiler geliştirdiğimiz Ermeni yurttaşlarımıza zarar vermeyi aklımıza bile getirmeyiz. Türkiye’de yaşan Ermenilerin, Ermenistan’da yaşayan Ermenilerden daha mutlu oldukları ve daha iyi şartlarda yaşadıkları da bilinen bir gerçektir. Yanikyan’ın mektubundan bahsetmemizin sebebi Türk Gencinin gerçekleri bilmesi ve unutmamasıdır.

asala1

Bugün rahmetle andığımız şehit diplomatlarımız:

 

 

 

MEHMET BAYDAR
27 Ocak 1973
Los Angeles / ABD

Türk vatandaşlarına yönelik Ermeni saldırıları, 1973 yılında başladı. Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet BAYDAR ve Konsolos Bahadır DEMİR, 78 yaşındaki Amerikan uyruklu ermeni Gurgen (Karakin) Yanikiyan tarafından şehit edildi.

Elinde bulunan Abdülhamit’e ait bir tabloyu Türkiye’ye armağan etmek istediğini bildirerek, Baydar ve Demir’i Santa Barbara’daki Baltimore Oteline davet eden Yanikiyan, iki diplomatı otelde silahla üzerlerine ateş açarak öldürdü. Cinayetten sonra tutuklanan ve müebbet hapis cezasına çarptırılan Yanikiyan, 31 Aralık 1984 tarihinde af ile serbest bırakıldı. Yanikiyan, serbest kaldıktan kısa bir süre sonra öldü.

Türk diplomatlara karşı ilk saldırı olarak nitelenen bu olay, daha sonra bir cinayetler zincirini başlattı ve örgütlü Ermeni terörüne örnek oluşturdu.

 

 

BAHADIR DEMİR
27 Ocak 1973
Los Angeles / ABD

Türk vatandaşlarına yönelik Ermeni saldırıları, 1973 yılında başladı. Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet BAYDAR ve Konsolos Bahadır DEMİR, 78 yaşındaki Amerikan uyruklu ermeni Gurgen (Karakin) Yanikiyan tarafından şehit edildi.

Elinde bulunan Abdülhamit’e ait bir tabloyu Türkiye’ye armağan etmek istediğini bildirerek, Baydar ve Demir’i Santa Barbara’daki Baltimore Oteline davet eden Yanikiyan, iki diplomatı otelde silahla üzerlerine ateş açarak öldürdü. Cinayetten sonra tutuklanan ve müebbet hapis cezasına çarptırılan Yanikiyan, 31 Aralık 1984 tarihinde af ile serbest bırakıldı. Yanikiyan, serbest kaldıktan kısa bir süre sonra öldü.

Türk diplomatlara karşı ilk saldırı olarak nitelenen bu olay, daha sonra bir cinayetler zincirini başlattı ve örgütlü Ermeni terörüne örnek oluşturdu.

 

 

 

 

DANİŞ TUNALIGİL
22 Ekim 1975
Viyana / Avusturya

Türkiye’nin Viyana Büyükelçisi Daniş TUNALIGİL, büyükelçiliği basan 3 terörist tarafından şehit edildi.

20 Şubat 1975′de Beyrut’taki THY bürosu bombalandı. Olayı, Gizli Ermeni Ordusu Esir Yanikiyan Gurubu üstlendi. Olay yerine bırakılan mektupta, “Ermenilerin haklı davasında emperyalistlere karşı mücadele edileceği, eylemlerin Türkiye, İran ve ABD’yi hedef alacağı, bu bombalama eyleminin de bir başlangıç olduğu” bildirildi.

22 Ekim 1975 tarihinde, otomatik silahlı 3 kişi, Türkiye’nin Viyana Büyükelçiliği’ne girerek kapıdakileri etkisiz hale getirdikten sonra Büyükelçi’nin makam odasına girdiler. Burada Daniş Tunalıgil’e Türkçe, “Siz Sefir misiniz?” diye soran ve “Evet” yanıtını alan saldırganlar, Tunalıgil’i otomatik silahlarla taradılar. Tunalıgil, olay yerinde can verdi. 3 terörist, hızla binadan çıkarak, bir otomobille uzaklaştılar.

 

 

İSMAİL EREZ
24 Ekim 1975
Paris / Fransa

Türkiye’nin Paris Büyükelçisi İsmail EREZ ve makam şoförü Talip YENER, büyükelçilik yakınlarında katledildi. Büyükelçi Erez’in makam aracı, yerel saatle 13.30 sıralarında Büyükelçilik yakınındaki Seine Nehri üzerindeki Bir Hakeim Köprüsü’nde pusuya düşürüldü. İsmail Erez ve makam şoförü Talip Yener, otomatik silahlarla taranarak öldürüldü. Saldırıyı “Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları” adlı örgüt üstlendi.

 

 

 

TALİP YENER
24 Ekim 1975
Paris / Fransa

Türkiye’nin Paris Büyükelçisi İsmail EREZ ve makam şoförü Talip YENER, büyükelçilik yakınlarında katledildi. Büyükelçi Erez’in makam aracı, yerel saatle 13.30 sıralarında Büyükelçilik yakınındaki Seine Nehri üzerindeki Bir Hakeim Köprüsü’nde pusuya düşürüldü. İsmail Erez ve makam şoförü Talip Yener, otomatik silahlarla taranarak öldürüldü. Saldırıyı “Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları” adlı örgüt üstlendi.

 

 

 

 

OKTAR CİRİT
16 Şubat 1976
Beyrut / Lübnan

Türkiye’nin Beyrut Büyükelçiliği Başkatibi Oktar CİRİT, bir salonda otururken, Ermeni terörizminin kurbanı oldu. Saldırıyı ASALA üstlendi. ASALA ilk kez bu cinayetle adını ortaya attı.

ermeni-teror-orgutu-magdurlari-anildi-1238847137

TAHA CARIM
9 Haziran 1977
Roma / İtalya

Türkiye’nin Vatikan Büyükelçisi Taha CARIM, büyükelçilik ikametgâhının önünde iki teröristin açtığı ateş sonucu öldü. Saldırıyı bu kez “Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları” adlı örgüt üstlendi.

 

 

 

 

NECLA KUNERALP
2 Haziran 1978
Madrit / İspanya

Türkiye’nin Madrit Büyükelçisi Zeki KUNERALP’in makam aracına 3 terörist tarafından ateş açıldı. Arabada bulunan büyükelçinin eşi Necla KUNERALP ile emekli büyükelçi Beşir BALCIOĞLU, hayatlarını kaybettiler. Saldırıyı “Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları” adlı örgüt üstlendi. Bu olayda, ilk kez bir yabancı da Ermeni teröristlerin Türklere yönelik saldırısı sırasında öldü. Makam Şoförü İspanyol Atonio TORRES, teröristlerin kurşunlarına hedef oldu.

 

 

 

BEŞİR BALCIOĞLU
2 Haziran 1978
Madrit / İspanya

Türkiye’nin Madrit Büyükelçisi Zeki KUNERALP’in makam aracına 3 terörist tarafından ateş açıldı. Arabada bulunan büyükelçinin eşi Necla KUNERALP ile emekli büyükelçi Beşir BALCIOĞLU, hayatlarını kaybettiler. Saldırıyı “Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları” adlı örgüt üstlendi. Bu olayda, ilk kez bir yabancı da Ermeni teröristlerin Türklere yönelik saldırısı sırasında öldü. Makam Şoförü İspanyol Atonio TORRES, teröristlerin kurşunlarına hedef oldu.

 

 

 

 

AHMET BENLER
12 Ekim 1979
Lahey / Hollanda

Hollanda’daki Türkiye Büyükelçisi Özdemir BENLER’in oğlu Ahmet BENLER, silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Olayı bu kez hem “Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları” hem de ASALA ayrı ayrı üstlendi.

 

 

YILMAZ ÇOLPAN
22 Aralık 1979
Paris / Fransa

Türkiye’nin Paris Turizm Müşaviri Yılmaz ÇOLPAN, bir teröristin saldırısı sonucu katledildi. Bu olay, Ermeni terörizminin Paris’teki ikinci saldırısı oldu. Olaydan sonra haber ajanslarına telefon eden bir kişi, Roma, Madrit ve Paris’teki eylemlerden “Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları” adlı örgütün sorumlu olduğunu bildirerek, “Türk Hükümeti Ermenilere hak tanımadığı için Avrupa’daki Türk diplomatlarını öldürüyoruz” dedi.

 

 

GALİP ÖZMEN
31 Temmuz 1980
Atina / Yunanistan

Türkiye’nin Atina Büyükelçiliği İdari Ataşesi Galip ÖZMEN ile 14 yaşındaki kızı Neslihan ÖZMEN, bir teröristin silahlı saldırısı sonucu katledildiler. Galip Özmen’in eşi Sevil ÖZMEN ve oğulları Kaan ÖZMEN olaydan yaralı olarak kurtuldular. Saldırıyı bu kez ASALA üstlendi.

 

 

 

NESLİHAN ÖZMEN
31 Temmuz 1980
Atina / Yunanistan

Türkiye’nin Atina Büyükelçiliği İdari Ataşesi Galip ÖZMEN ile 14 yaşındaki kızı Neslihan ÖZMEN, bir teröristin silahlı saldırısı sonucu katledildiler. Galip Özmen’in eşi Sevil ÖZMEN ve oğulları Kaan ÖZMEN olaydan yaralı olarak kurtuldular. Saldırıyı bu kez ASALA üstlendi.

 

ŞARIK ARIYAK
17 Aralık 1980
Sidney / Avustralya

Türkiye’nin Avustralya Başkonsolosu Şarık ARIYAK ile koruma görevlisi Engin SEVER, Ermeni terörizminin kurbanı oldular. 1980 yılında ayrıca;

- 6 Şubat’ta Türkiye’nin İsviçre Büyükelçisi Doğan Türkmen, Bern’de uğradığı saldırıdan yara almadan kurtuldu.

- 17 Nisan’da Türkiye’nin Vatikan Büyükelçisi Vecdi Türel’in makam aracına ateş açıldı. Türel ve koruma görevlisi Tahsin Güvenç saldırıdan yaralı olarak kurtuldular.

- 26 Eylül’de Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği Basın Danışmanı Selçuk BAKKALBAŞI, uğradığı silahlı saldırıda yaralandı.

 

 

 

ENGİN SEVER
17 Aralık 1980
Sidney / Avustralya

Türkiye’nin Avustralya Başkonsolosu Şarık ARIYAK ile koruma görevlisi Engin SEVER, Ermeni terörizminin kurbanı oldular.
1980 yılında ayrıca;

- 6 Şubat’ta Türkiye’nin İsviçre Büyükelçisi Doğan Türkmen, Bern’de uğradığı saldırıdan yara almadan kurtuldu.

- 17 Nisan’da Türkiye’nin Vatikan Büyükelçisi Vecdi Türel’in makam aracına ateş açıldı. Türel ve koruma görevlisi Tahsin Güvenç saldırıdan yaralı olarak kurtuldular.

- 26 Eylül’de Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği Basın Danışmanı Selçuk BAKKALBAŞI, uğradığı silahlı saldırıda yaralandı.

 

REŞAT MORALI
4 Mart 1981
Paris / Fransa

Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği Çalışma Ataşesi Reşat MORALI ile din görevlisi Tecelli ARI, Çalışma Ataşeliği’nden çıkıp arabaya binecekleri sırada 2 teröristin saldırısına uğradılar. Moralı saldırı sırasında hayatını kaybederken, din görevlisi Arı, ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede öldü. Saldırıyı ASALA üstlendi. Bu olay ile Ermeni terörizminin, Paris’teki üçüncü katliamı oldu. Türkiye, Türk diplomatlarını etkin bir şekilde korumadığı için Fransa’ya protesto notası verdi.

 

TECELLİ ARI
4 Mart 1981
Paris / Fransa

Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği Çalışma Ataşesi Reşat MORALI ile din görevlisi Tecelli ARI, Çalışma Ataşeliği’nden çıkıp arabaya binecekleri sırada 2 teröristin saldırısına uğradılar. Moralı saldırı sırasında hayatını kaybederken, din görevlisi Arı, ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede öldü. Saldırıyı ASALA üstlendi. Bu olay ile Ermeni terörizminin, Paris’teki üçüncü katliamı oldu. Türkiye, Türk diplomatlarını etkin bir şekilde korumadığı için Fransa’ya protesto notası verdi.

 

 

M. SAVAŞ YERGÜZ
9 Haziran 1981
Cenevre / İsviçre

Türkiye’nin Cenevre Başkonsolosluğu Sözleşmeli Sekreteri Mehmet Savaş YERGÜZ, evine gitmek üzere konsolosluktan ayrıldıktan hemen sonra uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetti. Saldırıyı ASALA üstlendi. Olaydan sonra yakalanan Lübnan uyruklu Ermeni terörist Mardiros Camgozyan, 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı.

 

CEMAL ÖZEN
24 Eylül 1981
Paris / Fransa

Türkiye’nin Paris Başkonsolosluğu ile Kültür Ataşeliği’nin bulunduğu binayı işgal eden 4 ermeni terörist, 56 Türk görevli ve vatandaşı rehin aldı. Teröristler, kendilerine müdahale etmek isteyen güvenlik görevlisi Cemal ÖZEN’i öldürdüler, Başkonsolos Kaya İNAL’ı yaraladılar. Ermeni teröristler, Türkiye’de siyasi tutuklu 12 kişinin salınarak Paris’e getirilmesini istediler. İsteklerinin kabul edilmeyeceğini anlayan teröristler 15 saat sonra polise teslim oldular. Türkiye, Fransa’yı bir kez daha uyarırken, Fransa da saldırıyı kınadı. Olayı ASALA üstlendi. Saldırıyı gerçekleştiren 4 ermeni terörist, Vasken Sakosesliyan, Kevork Abraham Gözliyan, Aram Avedis Basmaciyan ve Agop Abraham Turfanyan, 31 Ocak 1984′de Fransa’da 7′şer yıl hapis cezasına çarptırıldılar. Mahkemenin sonucu Türkiye’de büyük tepkiyle karşılandı.
1981 yılında ayrıca;

- 2 Nisan’da Türkiye’nin Kopenhag Çalışma Ataşesi Cavit Demir, oturduğu apartmanın asansöründe uğradığı silahlı saldırıdan yaralı olarak kurtuldu.

- 25 Ekim’de Türkiye’nin Roma Büyükelçiliği İkinci Katibi Gökberk Ergenekon, yolda yürürken saldırıya uğradı. Ergenekon, olaydan hafif yaralarla kurtuldu.

 

 

 

KEMAL ARIKAN
28 Ocak 1982
Los Angeles / ABD

Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Kemal ARIKAN öldürüldü. Arıkan’ın katili Taşnak militanı Hampig Sasunyan, müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

5

ORHAN GÜNDÜZ
4 Mayıs 1982
Boston / ABD

Türkiye’nin Boston Fahri Konsolosu Orhan GÜNDÜZ, uğradığı silahlı saldırıda öldü.

 

 

 

ERKUT AKBAY
7 Haziran 1982
Lizbon / Portekiz

Türkiye’nin Lizbon Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut AKBAY otomobilinde uğradığı silahlı saldırıda öldü. Otomobilde bulunan eşi Nadide AKBAY, yaralı olarak kaldırıldığı hastanede bir süre sonra yaşamını yitirdi.

 

 

 

 

 

ATİLLA ALTIKAT
27 Ağustos 1982
Ottawa / Kanada

Türkiye’nin Ottowa Büyükelçiliği Askeri Ataşesi Atilla ALTIKAT, silahlı saldırı sonucu öldü.

 

 

 

 

 

BORA SÜELKAN
9 Eylül 1982
Burgaz / Bulgaristan

Türkiye’nin Burgaz Başkonsolosluğu İdari Ataşesi Bora SÜELKAN katledildi. 1982 yılında ayrıca;

- 8 Nisan’daTürkiye’nin Ottawa Büyükelçiliği Ticaret Müşaviri Kani GÜNGÖR, uğradığı silahlı saldırıda yaralandı.

- 21 Temmuz’da Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolosu Kemal Demirer’e konutu önünde silahlı saldırı düzenlendi. Demirer, olaydan yara almadan kurtulurken, saldırgan yaralı olarak yakalandı.

- 7 Ağustos’da ASALA’ya bağlı 2 terörist Ankara Esenboğa Havalimanında düzenlediği silahlı baskında 8 kişi öldü, 72 kişi yaralandı. Bu, Ermeni terörizminin Türkiye’deki ilk eylemi oldu.

 

 

NADİDE AKBAY
7 Haziran 1982
Lizbon / Portekiz

Türkiye’nin Lizbon Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut AKBAY otomobilinde uğradığı silahlı saldırıda öldü. Otomobilde bulunan eşi Nadide AKBAY, yaralı olarak kaldırıldığı hastanede bir süre sonra yaşamını yitirdi.

 

 

GALİP BALKAR
9 Mart 1983
Belgrad / Yugoslavya

Türkiye’nin Belgrad Büyükelçisi Galip BALKAR’a 2 terörist tarafından 9 Mart’ta silahlı saldırı düzenlendi. Olayda ağır yaralanan BALKAR, 11 Mart’ta hayatını kaybetti. Olayda, bir Yugoslav öğrenci de öldü. Saldırıyı yapan Kirkor Levonian ile Raffi Aleksandre Elbekian, olaydan tam bir yıl sonra 9 Mart 1984′de 20′şer yıl ağır hapis cezasına çarptırıldılar.

 

 

 

DURSUN AKSOY
14 Temmuz 1983
Brüksel / Belçika

Türkiye’nin Brüksel Büyükelçiliği İdari Ataşesi Dursun AKSOY, ermeni teröristlerce katledildi.

 

 

 

 

CAHİDE MIHÇIOĞLU
27 Temmuz 1983
Lizbon / Portekiz

Türkiye’nin Lizbon Büyükelçiliği, 5 Ermeni terörist tarafından basıldı ve bina içindekiler rehin alındı. Baskın sırasında büyükelçilik Müsteşarı Yurtsev MIHÇIOĞLU’nun eşi Cahide MIHÇIOĞLU hayatını kaybetti. Portekiz polisi, düzenlediği operasyonla rehineleri kurtardı, 5 teröristi de öldürdü. Saldırıyı, “Ermeni Devrimci Ordusu” adlı örgüt üstlendi. Örgüt, teröristlerin öldürülmesi nedeniyle Portekiz Başbakanı Mario Soarez’i ölümle tehdit etti.
1983 yılında ayrıca;

- 16 Haziran’da İstanbul Kapalıçarşı’da bir terörist tarafından halkın üzerine ateş açıldı. Olayda 2 kişi öldü, 21 kişi de yaralandı. Saldırgan, olay yerinde öldürüldü. Olayı bir ermeni teröristin yaptığı anlaşıldı.

- 15 Temmuz’da THY’nin Paris Orly havalimanındaki bürosu önünde bomba patladı. Olayda, 2’si Türk, 4′ü Fransız, 1′i Amerikalı, 1′i de İsveçli olmak üzere 8 kişi öldü, 28′i Türk, 63 kişi de yaralandı. Bu olay tarihe “Orly Katliamı” olarak geçti.

 

IŞIK YÖNDER
28 Nisan 1984
Tahran / İran

Türkiye’nin Tahran Büyükelçiliği Sekreteri Şadiye YÖNDER’in eşi, İran ile Türkiye arasında ticaret yapan işadamı Işık YÖNDER, bir ASALA militanı tarafından öldürüldü.

 

 

ERDOĞAN ÖZEN
20 Haziran 1984
Viyana / Avusturya

Türkiye’nin Viyana Büyükelçiliği Çalışma Ataşesi Erdoğan ÖZEN, otomobiline yerleştirilen bombanın patlaması sonucu öldü. Olayı, “Ermeni Devrimci Ordusu” adlı örgüt üstlendi.

 

 

 

 

 

EVNER ERGUN
19 Kasım 1984
Viyana / Avusturya

Türkiye’nin BM Temsilciliğinde görevli Evner ERGUN, aracına yerleştirilen bombanın patlaması sonucu öldü. Bu olayı da, “Ermeni Devrimci Ordusu” adlı örgüt üstlendi.
1984 yılında ayrıca;

-27 Mart’ta Türkiye’nin Tahran Büyükelçiliği Ticaret Müşavir Yardımcısı Işıl ÜNEL’in otomobiline bomba yerleştirmeye çalışan bir terörist, bombanın elinde patlaması sonucu öldü.

-28 Mart’ta yine Tahran’da Büyükelçilik Başkatibi Hasan Servet ÖKTEM ve Büyükelçilik Ataşe Yardımcısı İsmail PAMUKÇU, evlerinin önünde uğradıkları silahlı saldırıda yaralandılar.

Tarihimizde Ermeni Cinayetleri-1

Ekim 3, 2009 yapan bahattinsakir

kemalbey_1_1239135373

Bugün dünyada sürdürülen Türkiye aleyhine propagandaların başında şüphesiz Ermenilerin “Sözde Soykırım” yalanları gelmektedir. Ermeni Diasporasının bu yalanlarında başarı sağladığı bir gerçektir zira bugün kendileri birer soykırımcı olan devletlerin parlamentoları sözde soykırımı tanımak için birbirleriyle yarışmaktadırlar.

Ermenilerin bizimle ilk tanışması 1018’de Çağrı Bey’in Van gölü çevresine yerleştirdiği Türklerle olmuştur. Bu tanışmadan sonra bin yıllık ilişkiler malum… Hep katledilen, öldürülen, tecavüze uğrayan, arkadan vurulan biz olmamıza rağmen hiç konuşmadık, hiç kin duymadık. Bundan sonra da kin duyacak değiliz çünkü Türk Milletinin gerek asil karakterinde, gerek yüce dininde “kin tutmanın” yeri yok.  

 

 BOĞAZLIYAN KAYMAKAMI KEMAL BEY’İN AZİZ HATIRASINA

-GİRİŞ-

 

Bugünlerde, özür kampanyalarıyla, filmlerle, ödüllü romancılarımızın ve bağrımızdaki hançer aydınlarımızın ardı arkası gelmeyen açıklamalarıyla bu bin yılık birlikteliğin tarihi yeniden ve yalanlarla yazılmak isteniyor.

 Bu yalanların sahiplerinin dahi, söylediklerine inanmadıklarını biliyoruz. Zira ortada dolaşan rakamlara inanmak için ya hiç matematik bilmemek, ya da Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinden alınan “iş yapamaz” raporu sahibi olmak gerekiyor.

Yapılan kampanyalarla “Özür dilemek” bir marifetmiş gibi gösteriliyor, Türk Genci’nin kendi tarihini ve atalarını “soykırımcı” olarak tanıması hedefleniyor ve Uluslararası ilişkilerde Türkiye’nin zora girmesi ve Ermeni iddialarını kabul etmesi ve ardından yüklü tazminatlar ödemesi, son olarak da Ermenilerin “Hak ettikleri(!)” toprağı Ermenistan’a vermesi öngörülüyor.

 

İşte bu çalışmanın amacı bu hedeflerle mücadele etmektir. Çalışma bütün yaş gruplarının okuyabileceği ancak özellikle konuyla ilgili hiç bilgisi olmayan ama konuyu merak edenlerin yanı sıra ortaöğretim çağındaki çocuklarımızın faydalanabileceği bir kitapçık olarak hazırlanmıştır. Ortaöğretim çağındaki gençlerimizin hedef kitlemiz olmasının amacı açıktır: Sürekli duydukları, dinledikleri bir konuda genel bir bilgiye sahip olmaları ve onlardan utanmaları istenen atalarının aslında zulüm edenlerden değil, zulme uğrayan günahsız insanlardan olduğunu öğrenmeleri.

 

Ermeni Cinayetleri

 Tarihimiz boyunca Ermeni cinayetlerini üç bölümde inceleyebiliriz:

- Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan, Batı destekli Ermeni Cinayetleri

- 1973 yılında Los Angeles’te başlayan ve diplomatlarımızı hedef alan ASALA cinayetleri

- Ermenistan’ın Azerbaycan’ı işgali sırasında işlenen cinayetler.

 

 1-Osmanlı’nın Son Dönemlerindeki Cinayetler

 

Millet-i Sadıka yani Sadık Millet adıyla andığımız Ermenilerin bizi ilk arkadan vurmaları 1977–78 Osmanlı-Rus savaşına dayanır. Bu savaşta Doğu Cephesinin çökmesi tamamen Ermenilerin Ruslara yaptıkları yardımlar sayesinde olmuştur. Ermeniler bu savaşta Kars ve Erzurum’da ki işgalci Rusların Polis gücü gibi çalışmışlar ve işgal süresince Türk kanı akıtmaktan geri kalmamışlardır. Bu esnada Rus Ordusu içinde birçok Ermeni vardır, ancak bir yerdeki Ermeni dikkatlerden kaçmamalıdır ki o da Sultan Abdülhamid’in Hazine-i Hassa Nazırı, Agop Paşa’dır. Bir Ermeni vatandaşını maliye nazırı olarak atamak soykırım hesapları yapan bir devletin sergileyeceği bir davranış biçimi midir?

 Ertan Ünal şöyle anlatır:

“1877 yılının 8 Kasımı’nı 9’a bağlayan gece Erzurum’un Vankderesi mevkiinde dondurucu ayaz altında üşümemek için dolaşarak nöbet tutan asker gece karanlığı içinde bazı gölgelerin kendisine doğru yaklaştığını görünce silahına davranarak seslendi:

 —Dur, kimdir o? Parola! Beklediği cevap gelmeyince tekrar etti:—Parolayı söyle yoksa vururum. Gelenlerden biri cevap Türkçe verdi:—Yabancı değil, biz de Osmanlı askeriyiz. Çobandede’den geliyoruz. Yol ver de geçelim.

Nöbetçi biraz daha yaklaşınca gelenlerin fesli ve Türk giyimli olduğunu gördü, silahını indirdi…

 

Aziziye’nin bir numaralı tabyasında bulunan Yarbay Bahri Bey “Silah başına!” diye bağırdığında Ermeniler Rusları çoktan içeri sokmuştu”

 

Evet, cephede durum budur. Rus-Türk savaşı kıran kırana sürerken, Türkçe’yi çok iyi bilen Ermeniler birçok defa bu numaraya başvurarak, Türkleri Ruslara boğazlatmaktan çekinmemişlerdir. Burada Ermenilerin Türkçeden daha iyi bildikleri şey ise Türk askerinin iyi kalpliliği ve saflığıdır. Bu saf Türk Askeri bugün soykırımcı olmakla suçlanan Türk’ten başkası değildir. Şimdi Yedek Subay Faik’in tarihe düştüğü notlarla bu bölümü bitiriyoruz. Zaten bu kahraman Türk Askerinin günlüğü bu konuda fazla söz söylemeye gerek bırakmıyor.  

 

 Yedek Subay Faik’in (Tanguç) Günlüğü Her Şeyi Açıklıyor Doğu Cephesinde29 Ocak 1915 (İstanbul’dan Erzurum’a doğru yolculuk halindedirler)“Sivas’ta kaldığımız günlerin birinde Mısır’ı fethe giden ordumuzun Süveyş Kanalı’nı geçtiği haberi geldi. Büyük tezahürat yapıldı…. Sarıkamış’ta felakete uğrayanlarla ilk defa buralarda karşılaştık. (Zara’da)

… Evinde misafir kaldığımız Mustafa Ağa boynunu bükmüş, üzgün ve kadere boyun eğmiş bir halde diyordu ki “Köyümüzde 15 kadar ihtiyardan başka kimse kalmadı. Hele çocuklar toptan bitti. Halimiz böyle ne olacak?” (Erzurum’da)

 

 9 Mart 1915

Erzurum’dan sonra sık sık karşılaştığımız, köy damlarında küme küme yatan, bir kısmı soyulmuş, bir donla bırakılmış Türk çocuklarının ölülerine artık iyice alışmıştık. Sular, evleri yiyecekler, her taraf bulaşık, her taraf mikrop yuvası. İçinde ceset bulunmayan bir dam altı bulamazdık. 

 

 25 Mart 1915(Tortum’dadır… Hastalanmıştır)

Hastane olarak kullanılan bu okul binasının her türlü hastalığın kaynağı olduğunu anladım. Okulun ön ve arka bahçelerinde hazırlanmış geniş, derin hendeklerin yeni geleceklerle dolmasını beklemekte oldukları görülüyordu. Yakın bir zamanda bu çukurlardan birine benim de atılacağını düşünüyor, kahroluyordum. Bir ideal uğruna bu kadar yol geldiğime göre (Londra’dan gelmiştir) bir savaşa girebilmiş, bir düşman kurşunuyla ölmüş olsaydım benim için bir teselli olacaktı. 

 

 25 Nisan 1915…Bölükler ciddi bir açlık tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyordu. Askerin hali pek feci olmaya başladı. Bir gün ihtiyatta bulunduğumuz köyden ileri hattı teslim almaya giderken askerin arasında bilinen pancar, yemlik, kuzukulağı gibi otları yemek için her biri bir yana dağılıverdiler. Dağılan askeri toplayıp mevziye götürmek için bir hayli zahmet çektim. Gerçekten ot yemek mecburiyetindeydik. Açlık hiçbir şeye benzemiyordu. Açlık, sağlam yapılı bu köylü çocuklarını zayıf, cılız bir hale getiriyordu; dayanma güçleri düşüyor, yürürken şurada burada yığılıp kalıyorlardı.

… Dolaklarımın içinde taşıdığım kaşığın sapını ateşle kızdırarak elbisenin dikiş yerlerine sıvaşmış olan bir yumurtalarını yok etmeye çalışıyordum.

 

  27 Mayıs 1915(TEHCİR KANUNUNUN ÇIKTIĞI GÜN)

…  Düşman piyadesinin sayıca yüksek olmasından başka iki makineli tüfeği de bizi pek sıkıştırıyordu. Bunlardan başka askerlerimize dün akşam verilen tayından beri yiyecek hiçbir şey verilmemişti. Bu sabah yağsız bir parça bulgur çorbası ancak verilebildi. Açlığın tesiriyle bazı neferler nişan almak, silah atmak şöyle dursun, kuru gürültü yapmak için bile mekanizmayı çevirecek gücü bileğinde bulamıyordu…

 … Sabahtan beri yağan ince yağmur, berbat bir sis, nemli bir soğuk iliklerimize kadar işliyordu. Sefaletin her çeşidi, açlık, Moskof, doğanın zulmü bizi hedef tutmuş, bize saldırıyordu. Bilinmez ki bu taarruzlara nasıl dayanabiliyorduk.

Kaybımız çok fazlaydı. 80 neferden ibaret olan bölüğümüz yarıya inmişti. Taşlıtepe’deki birinci takımdan 8 nefer sağlam kalmıştı.

 

 29 Mayıs 1915(VE TEHCİR KANUNUNDAN İKİ GÜN SONRA) 

Bugün pek kısa olan askerlik hayatımın felaketle dolu olan bir gününü yaşadım. Sabaha karşı düşmanın taarruza devam edeceği düşünülerek, ihtiyattaki bölüklerden biri, çok zayiat veren takımızın Taşlıtepe’de ki yerini aldı. Subayların da siper hatlarını ikişer saat arayla dolaşmaları kararlaştırıldı, 11.00–01.00 arasında nöbet bana geliyordu. Saat 02.30’da Şevki Efendi beni değiştirdi. Bölük karargâhındaki çadıra gittim; çadırda değil yatmak, oturacak yer bile yoktu. Bir taş parçası üstünde, topuklarıma kadar su içinde, zeminlik duvarına dayanarak, biraz kestirmek ihtiyacındaydım. Bütün gün devam eden silah gürültülerinin uğultusundan beynim zonkluyordu. Bu durumda bir saat kadar kalmıştım ki siper hattında bir vaveyla, bir kıyamettir koptu. Korkunç bir baskına uğramıştık. Düşman sağımızdaki bölüklerden birinin siperlerine kadar sokulmuş, bizim askerler geriye, bölük karargahına doğru karmakarışık kaçmaya başlamışlardı. Bir aralık düşman olmadığı, bir yanlışlık olduğu sözleri işitildi. Köye doğru kaçmakta olan askerlerden bir kısmını toplamaya çalışıyordum; elimde bir çadır sopası vardı, toplayabildiğim askerle, bizim siperlerin üstündeki karaltılara ateş etmeye başladım. Fakat bir ses boğazını yırtarcasına bağırıyordu. “Atmayın yahu bizi vuruyorsunuz, yabancı değiliz” Derhal ateşi kestik. Bunlar herhalde Kazım Efendi’nin bölüğü olsa gerekti. Sisli, karanlık bir gecede, iki metre ötedeki askerin hangi tarafa mensup olduğu belli olmuyordu.

Toplu olarak ayakta duran karaltıya doğru ilerlemeye başladık. Aradan birkaç dakika geçti geçmedi, bir sürü küfür, kahkahayla beraber şiddetli bir yaylım ateşi altında kaldık. Eyvah! Mahvolduk! Meğer karşımızdaki düşman Ermeni fedaileriymiş, melunların kurdukları tuzağa düşmüşüz. Büyük bir zayiatla kendimizi dereye attık. Karmakarışık bir halde, bütün gücümüzle ateş menzilinden uzaklaşmaya çalışıyorduk.  Köyün camisini geçtiğim sırada bacağıma kuvvetlice bir sopa vurulduğunu duydum. Bunu yapan kimdir diye etrafıma bakmaktan kendimi alamadım. Böyle bir şey yapacak kimse yoktu. Yine hızlı koşmaya devam ediyordum, az sonra ayağımdaki fotinin içinin ılık ılık bir şeyle ıslandığını hissettim, bir dereyi geçtikten sonra acı başladı. Vurulmuştum, bende nasibimi almıştım. Bir neferin yardımıyla, zorlukla ateş menzili dışına çıktım. Sargı yerine vardığımda vurulanların çok olduğunu gördüm. Yalnız bizim bölükten 15 nefer sağlam kalmıştı. Bölük kumandanım Mithat Efendi göğsüne, başına isabet eden iki kurşunla şehit olmuş, mevzide kalmıştı. Bölük arkadaşım dün önemli bir yara almıştı.

 

Kazım Efendi’nin Takım Subayı Ömer Efendi de şehit olmuştu. Başka bir efendi de yaralanmıştı. Kısacası Ermenilerin baskını, aldatması bize pek pahalıya mal olmuştu. Bu felaketimizin başlıca sebebinin cehalet olduğuna şüphe yoktu. Birde karşımızdaki düşmanı tanımamak. Baştaki kumandanların bunu bilmeleri ve bizi uyarmaları gerekirdi. Verilen parolaya, sık sık yapılan tembihlere, askerin değer vermemesi, siperlerin ilerisinde bulunan çifte nöbetçilerin karşıdan gelenler Türkçe konuşsa bile yaklaşmalarına izin vermemesi, geride istirahat eden arkadaşlarının gözü kulağı olduklarını, hayat ve varlıklarının kendilerine emanet edilmiş olduğunu düşünmeleri, anlamaları ve her an uyanık bulunmaları lazımdı. Başka alaylarda da örneği olduğu gibi; bizim nöbetçilere uzaktan sesleniyorlar: “Hemşerim nerelisin?” “Sivaslıyım…” “Hangi köyden?” Sivas köylerini bilen, zaten o civar halkından olan Ermeni kaçakları bu suretle konuşarak kolaylıkla nöbetçilere yaklaşıyorlardı. Nöbetçilerin silah kullanmalarına meydan bırakmadan yahut uyurken yakalıyorlar; birkaç yüz düşman askeri sessizce siperlerimizin önüne kadar sokuluyor, o zaman siperlerdeki askere silah kullanacak vakit kalmadığından tam bir panik oluyordu. Askerin yorgunluğunun ve açlığının da bu sonucun meydana gelmesinde önemli bir etken olduğu da bir gerçektir. Felaketimizin gerçek sebebi bilinmediğinden, bu tahminlere dayanıyordu.

 

Ertesi günü bizimkiler karşı taarruza geçerek, düşmana önemli ölçüde zayiat verdirmiş, yüzlerce Türk, Rus, Ermeni cesetleriyle dolu, bizim uğursuz orta siperin bulunduğu tepe sonunda elimizde kalmış. Mithat Efendi’nin cesedi, Rus alay kumandanının cesediyle, Rus kumandanının karısının müracaatı üzerine değiştirilmiş.

Bilinmeyen Yönleriyle İttihat Terakki

Ekim 3, 2009 yapan bahattinsakir

23_07_2008d1

İttihat Terakki hareketi, doğru ve yanlışlarıyla Osmanlı fert ve cemiyet hayatının sayısız alanına nüfuz etmiş, dönemin fikir ve siyaset kurumlarını reforme etmiş, imparatorluk mirasını Yemen’de, Galiçya’da, Çanakkale’de, Filistin’de, Sarıkamış’ta siper ve cephe önlerinde milli devlet geleneğine tevarüs ettirmiştir. Bu çalışmamızda gayemiz, İttihat ve Terakki’nin az bilinen ama çok konuşulan taraflarını tarihe not etmektir. 

İttihat Terakki Anti-Emperyalist Bir Hareketti 

Temmuz 1908 devrimi akabinde ilk hükümet programında Makedonya’nın Avrupa güdümündeki yönetimine karşı olması ve kapitülasyonların kaldırılması avrupanın tepkisine yol açtı.[1] Cemiyet, 1911–12’li yıllarda Trablusgarp’ta; 1912-13’lü yıllarda Balkanlarda, gizli komitacı örgütlerle yürüttüğü asimetrik savasın yanı sıra bir de imparatorluk sınırlarında yükselen azınlık ırkçılık ile mücadele etmek zorunda kalıyordu. Örneğin, 1904 yılında Fransız kontrolüne giren Fas, 1909 yılından itibaren gen Osmanlı subay ve askeri uzmanlarının aktif mücadele sahalarından sadece biri olmuştur. Fas’taki Osmanlı askeri misyonunun başında bulunan komutan kurmay Yüzbaşı Tahir Bey idi. 1912’de İtalyanların Trablusgarp’taki işgali sonrasında Teşkilat-ı Mahsusa’nın ilk çekirdeğini oluşturan Fedai Zabıtan Grubuna katıldı. Teşkilat-ı Mahsusa, muhtemelen I.Cihan Harbi başında Enver Paşa’nın emri ile kuruldu. Teşkilat hem ayrılıkçı hem de Avrupalı emperyalizmine karşı direnişi sürdürmek için kullanıldı.[2] Bu anti-emperyalist mücadele, Balkanlar’dan Kafkaslara, Anadolu’dan, Orta Doğu’ya uzanan, Fuat Balkanların, Kuşçubaşı Eşreflerin, Süleyman Askerileri, Mustafa Kemallerin, Enver Paşa gibi cesur Türk kahramanlarının can siperhane kavgalarını ihtiva etmektedir. 

II. Meşrutiyet ve Ayrılıkçı Kürt Hareketi 

II. Meşrutiyetin ilk yıllarında filizlenen milliyetçilik, Osmanlılık üst kimliği altında Arnavut, Arap, Kürt alt kimlikleri ile basında ve siyasi platformlarda yer almaya başladı. Böylece İttihat Terakki’nin devlet bütünlüğünü korumak bir tedbir olarak gördükleri İttihad-ı Anasır fikri ile Osmanlı unsurlarını hürriyet, eşitlik, kardeşlik prensipleri içerisinde bir arada tutmanın hayal olduğu anlaşıldı. Kürt olma bilinci ilk kez Jöntürk hareketi içerisinde yer alan çok az sayıdaki Doğu Anadolu kökenli Osmanlı aydınlarınca dile getirildi. Doğu Anadolu’da yaşayan etnik unsurlara atfen “Kürt Meselesi” şeklinde ilk defa dile getirilen mahalli talepler, meşrutiyetin getirdiği hürriyet ortamında bölgesel talepler çerçevesinde siyasallaşma zemini buldu.[3] Jöntürk hareketinin içinde bulunarak, İttihat Terakki’nin kuruluşunda yer alan Abdullah Cevdet ve İshak Sukuti’nin önceleri Osmanlılık fikrine bağlı olmalarına rağmen II. Meşrutiyet’in ilanı ile ayrılıkçı görüşleri belirginleşmişti. Bu yönüyle Jöntürk hareketi II. Abdülhamid yönetimine olan muhaliflerin vazgeçilmez platformu olmuştur. Jöntürk hareketinden İttihat Terakki’ye geçiş süreci ile belirginleşen ayrılıkçı kürt hareketinin ortaya çıkışında cemiyetin iki hatasını irdelemek gerekir. Birincisi “Osmanlılık” siyaseti sebebiyle diğer alt kimliklerin etnik ayrılıkçı hareketlerine teorik önlemlerin alınmaması. (bu hata, ileriki yıllarda Ziya Gökalp gibi cemiyet teorisyenlerince “içtimai ırk” bağlamında değerlendirilerek düzeltilmiştir.) İkincisi ise anti-emperyalist amaçlarla bir araya gelen ittihat terakki mensuplarının sırf Abdülhamid Han’a muhalefet cephesini genişletebilmek adına farklı maksatlarla Abdülhamid Han’ı yıpratmaya çalışan grupları bünyesinde bulundurması olmuştur.  Aslında Jöntürkler arasındaki bu ayrışma ilk kez 4 Şubat 1902 tarihinde yapılan I. Jöntürk Kongresinde netleşti. Bir tarafta Prens Sabahattin’in Adem-i Merkeziyetçi prensipleri ve meşrutiyeti gerçekleştirmek adına her türlü dış müdahaleyi kabul ediyorlardı.   Pozitivist düşüncelerin savunucu olan Ahmet Rıza ise, ihtilali gerçekleştirmede yabancı müdahalesine karşı çıkıyor, Osmanlı toplum yapısında Türk unsurunun, hâkim olduğu merkeziyetçi bir devlet içerisinde sürdürülmesine inanıyordu. Bu sebeple Ahmet Rıza ve ekibi Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti adıyla ayrılarak İttihat Terakki’nin ilk nüvelerini oluşturdu.  Ayrılıkçı Kürt hareketinin ise daha sormaları Prens Sabahattin’in başı çektiği Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti içinde faaliyet gösterdikleri söylenebilir.

İttihat Terakki’de Türkçü Söylem 

Cemiyetin münevver cephesini oluşturanlar arasında Türk milliyetçileri olarak tavsif edilen entelijansiya önemli bir yere sahipti. Partizan ve münevver; siyaset ve ilim iç içeliği, dönemin çoğu mecmualarda neşredilen Türkçü metinlerinde de kendini sergiler… Der saadet efendilerinin aşina oldukları klasik nesir ve şiir dilinin uzağında dururlar. Nasıl Marx’ın yazıları hem sosyalizm hem de felsefe tarihine dair iki yönlü bir okumaya izin veriyorsa, meşrutiyet devrinin külliyatı da milliyetçiliğe ve Türkiye’de sosyoloji ve tarihin kurumsallaşmasına dair ideolojik ve bilimsel alana yönelik bir analize imkân sağlar.[4] Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Fuat Köprülü gibi münevverlerin çalışmaları bunlara örnek teşkil eder. Bu dönemin Türkçülüğü iki kaynaktan beslenir. İlki İttihat Terakkiye’de merkezlik eden Makedonya, diğeri Rusya’daki Müslüman Türk aydınlardır. Bu bağlamda milliyetçi münevverlerin her iki coğrafi kolunun da ülkelerindeki modernleşme ve kurumlarının ürünü olduğunu görmekteyiz. Makedonya merkezli Türk milliyetçiliğin “hars milliyetçiliği”; Rusya merkezli Türk Milliyetçiliğinin “kan ve soya dayalı bir milliyetçilik” prensibine dayandığını söyleyebiliriz. Bu dönemde en güzel dil Türkçe, Türklük şerefli bir ululuk, vatan ise Osmanlı toprağı değil, Türk yurdu olmuştu. Osmanlı padişahının bile durumu değişmişti. O da artık Türk hakanı olmuştu.[5]


[1] Odile Moreau, Jöntürkler ve Emperyalizme Direnen Gizli Örgütler, Doğu-Batı, sayı 46, 2.cilt

[2] Atilla Çeliktepe, Teşkilat-ı Mahsusa’nın Siyasi Misyonu, 2003, İstanbul, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, s. 74

[3] Fatih Ünal, II. Meşrutiyet, Ulusçuluk ve Kürt Ayrılıkçı Hareketi, Doğu-Batı, sayı 46, 2.cilt, s.70

[4] Doç. Dr. Mehmet Özden, Hürriyet Çağında Milliyetçilik, II. Meşrutiyet Döneminde Türkçü Söylem, Doğu-Batı, sayı 46, 2.cilt

[5] Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, İstanbul, Remzi Kitabevi, 1965, s. 63

Teşkilat-ı Mahsusa -6

Ekim 3, 2009 yapan bahattinsakir

teskilat19

Binbaşı Ömer Fevzi Fars Körfezi’ni  İNGİLİZLERE DAR EDECEKTİ

 1914′de Enver Paşa, Suudi Arabistan’ın ilk kralı İbn Suud ile anlaşması için Teşkilat-ı Mahsusa’dan Binbaşı Ömer Fevzi’yi gönderdi. Binbaşı Fevzi, Fars Körfezi ve Umman sahillerinde İngilizlere karşı halkı örgütlemeye çalıştı. Buna örnek gösterilen vaka, Teşkilat-ı Mahsusa’nın Libya’daki tecrübesiydi.

Birinci Cihan Harbi başlamadan önce Enver Paşa, İngilizlere karşı Hintli müslümanlarla işbirliği yapmaya çalışırken, Arap yarımadasında Osmanlı’nın durumunu da güçlendirmek istiyordu. Necid’in kudretli aşiret reisi İbn Suud, Osmanlı’ya isyan halindeydi. Enver Paşa, İbn Suud ile anlaşma sağlamak istiyordu.Paşa’nın İbn Suud ile anlaşma yapması için seçtiği kişi bir binbaşıydı. Bu görevlendirme Basra Valisi Süleyman Şefik Paşa’yı bile şaşırtmıştı. Paşa, görevin kendi uhdesine verilmesini istiyordu.

SUUD İLE GİZLİ ANLAŞMA

Binbaşı, Harbiye Nezareti’ne bağlı Umur-ı Şarkiye Dairesi (Teşkilatı Mahsusa) emrindeydi. Trablusgarp, İran, Mısır, Irak, Kafkasya ve Arabistan’da Teşkilat’ın operasyonlarına katılan bu binbaşının adı Ömer Fevzi idi. ‘Prof. Zekeriya Kurşun’un “Necid ve Ahsa’da Osmanlı Hakimiyeti” isimli kitabında yer alan belgelere göre, Fevzi Bey, bölgede araştırmalar yapmış, Kuveyt Şeyhi Mübarek ve Muhammare Şeyhi Hazal Han’ı da ziyaret etmişti. Temaslarının ardından İbn Suud ile yapılacak anlaşmanın mahiyetine ilişkin bir raporu Enver Paşa’ya sundu. Kuveyt Şeyhi Mübarek’le yaptığı görüşmeyi şifreli telgrafla iletti. Şeyh Mübarek’e göre, Osmanlı Hükümetinin İbn Suud ile gizli bir anlaşma sağlaması Umman, Maskat ve Bahreyn’e el atılmasında çok kolaylık sağlardı. İbn Suud bu bölgeleri işgal ederdi, bu fiili durum Osmanlıya resmi sorumluluk getirmezdi. İbn Suud’un Osmanlı Devleti’ne asi olduğu söylenerek işin içinden çıkılabilirdi.

“LİBYA’DAKİ GİBİ HALKI ÖRGÜTLEYELİM”

Prof. Kurşun’un naklettiği belgelere göre Ömer Fevzi, 13 Nisan 1914′de Harbiye Nezaretine çektiği şifreli telgrafda, Katar’ın İngilizlere teslim edilmesi halinde Libya’daki gibi milli bir müdafa kuvvetinin vücuda getirilebileceğini kaydediyordu. Resmi surette cevap verilemezse, hususi bir emir yeterliydi. Fevzi Bey, Katarlıların Osmanlıya sadık olduklarını ve İngiliz idaresine girmek istemediklerini kaydediyordu. Katar’ın terki bütün müslümanlar nezdinde kötü tesir bırakırdı. Fars körfezinde Katar’dan başka liman olmadığını belirten Fevzi Bey, İngilizlerin Necid ve İran sahillerini birer birer ele geçirdiğine dikkat çekiyor, ileride Basra’nın zor durumda kalacağını söylüyordu. Kuveyt Şeyhi Mübarek ve İbn Suud’la uzlaşma sağlanmalıydı. Bu anlaşmayla, İngilizlerin istila planına karşı, Fars Körfezi ve Umman Denizi sahillerinde bir umumi teşebbüs vücuda getirilebilirdi. Ömer Fevzi, şöyle devam ediyordu: “İngilizler İslam mülkünü küçük ve kuvvetsiz şeyhliklere, hakimliklere ayırarak istila esaslarını kurmak istiyorlar. Biz de aşiret şeyhlerini İbn Suud’un etrafında birleştirelim. Hatta milli bir islam ordusunu İran güneyinden dolaştırarak Hindistan’ı kurtarmaya hazırlamayı bunlara bir gaye olarak telkin edelim. İhtiyat buyrulur ise bunu devlet adına değil de şahsi bir hasım olarak tarif edeyim. İngilizler, Osmanlı Hükümeti’ne karşı ne kadar pervasız iseler, böyle pervasız bir İslam ordusundan da o kadar çekinirler. Çünkü ufak bir kıvılcımın Kızıldeniz ve Umman Denizi sahillerindeki İslam beldelerine yayılması halinde büyük bir gaile karşısında bulunacaklarını zannediyorlar”.

Fevzi Bey, Enver Paşa’dan anlaşma yapma yetkisi istiyor, “İngilizlerin her yerde bize karşı oynadıkları role hiç olmazsa bu şekilde bir mukabele ile hatırımızı saydırırız” diyordu.

İBN SUUD VALİ OLUYORDU

Ömer Fevzi ile Dahiliye Nezareti temsilcileri arasında uzlaşma prensipleri üzerinde tartışma yaşandı. Dahiliye’ye göre, Fevzi Bey, İbn Suud’a çok fazla taviz veriyordu. Fevzi Bey’e göre ise sağlam bir anlaşma yapılmaması halinde İbn Suud ileride vaadlerinden cayabilirdi. Sağlam bir anlaşmayla Osmanlı bölgede İngilizlere karşı para ve askerini tüketmeyecek, tam aksine Necid’in asker ve parasından istifade edecekti. Harbiye ve Dahiliye ortak noktada buluştu, İbn Suud ile gizlice anlaştı. Necid Sancağı vilayet olacak, valilik ve kumandanlığına İbn Suud getirilecekti. Herkes mennundu. Basra Valisi Süleyman Şefik Paşa, anlaşmaya katkı sağlayanları taltif edilmesini, Ömer Fevzi Bey’e de bir iftihar madalyası verilmesini istiyordu. Anlaşmadan hemen sonra Cihan Harbi başladı. Anlaşma kadük kaldı. İbn Suud, Osmanlı’dan yana tavır almadı, ancak İbn Reşit’le husumetine son verdiğini açıkladı. İbn Suud, savaş boyunca tarafsızlığını korudu, İngilizlere fiili yardımda da bulunmadı.

ÖMER FEVZİ’NİN SEÇİLMESİ BOŞUNA DEĞİLDİ

Ömer Fevzi Bey’in seçilmesi boşuna değildi. Babası Mehmet Arif Bey, Araplar arasında sayılan biriydi. II. Meşrutiyet döneminde İstanbul’daki Arap Kulübü’nün önde gelen isimlerindendi. Arif Bey, Osmanlı’nın Arap vilayetlerinde reformlar yapmasını istiyordu. Böylece imparatorluk daha güçlenecekti. Bu yüzden İttihat ve Terakki’yi destekliyordu. Subay olan oğlu Ömer Fevzi, Gevgili’de gizli İttihat ve Terakki Cemiyeti kurucularındandı. Hatta bir ara Mısır’a firar etmiş, İkinci Meşrutiyet’te görevine dönmüş, 1911′de İtalyanlar Libya’yı işgal ettiğinde de Enver Paşa’nın Teşkilatı Mahsusa’sında görev almıştı. Eniştesi Hacı Adil Arda ise, İttihat-Terakki’nin önde gelen isimlerindendi. Mehmet Arif Bey, Mardin’in en köklü bir ulema ailesine mensuptu. Aile büyükleri Kadiri Tarikati’nin önemli şeyhleri arasında sayılıyordu.

Ömer Fevzi Bey’in adı Üzeyir Garih cinayetiyle gündeme geldi

1911-1918 yılları arasında kurmay subay olarak Harbiye Nezareti Teşkilat-ı Mahsusa’sında da önemli görevler ifa eden Ömer Fevzi Bey’in Rauf Orbay’la dostluğu Cumhuriyet döneminde de sürdü. Rauf Bey, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluş çalışmalarını yaparken bir siyasi komployla yüzyüze geldiğinde Fevzi Bey’den yardım istedi. Komployu ortaya çıkaran Fevzi Bey, polis tarafından gözaltına alınarak sorgulandı. Ömer Fevzi Bey, Cumhuriyet döneminde siyasi faaliyetlerden uzak durdu. Kendini dini ilimlere ve irşat çalışmalarına verdi. Kalamış’taki evi çeşitli fikirlerin mütalaa edildiği bir irfan meclisi oldu. Adnan Giz Bey’in “Bir Zamanlar Kadıköy” isimli kitabında Acıbadem Loncası olarak nitelediği toplantıların müdavimleri, Ord. Prof. Süheyl Ünver, Ender Mermerci’nin babası cildiyeci Prof. Hasan Reşat Sığındım, Mehmet Ali Ayni, Yanya Müdafii Esat Paşa, eski İstanbul Muhafızı Ahmet Fevzi Paşa, Prof. İsmail Hakkı İzmirli ve TBMM Hükümeti’nin Adliye Bakanı ve Roma temsilcisi Cami Baykut’tu.

KUŞCUBAŞI EŞREF’LE AKRABA

1953′de vefat eden Ömer Fevzi Bey’in adı 44 yıl sonra yeniden gündeme geldi. İşadamı Üzeyir Garih 2001 yılında Eyüp Mezarlığı’nda öldürüldü. Garih, Fevzi Çakmak’la aynı sofada yatan Nakşi Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi’nin kabrini ziyaret ediyordu. Hüseyin Efendi’nin halifelerinden biri, Ömer Fevzi idi. Şeyhi’nin 1930′da ölümünden sonra, kökü Libya’da olan Arusi Tarikatı’nı kurdu. Böylece Cumhuriyet döneminde kurulan ilk tarikatın ilk şeyhi ünvanını kazanmış oldu. Ömer Fevzi Efendi, soyadı kanunuyla birlikte Mardin soyadını almıştı. Ord. Prof. Ebulula Mardin, Prof. Şerif Mardin, Amerika’nın ünlü müzisyenlerinden Arif Mardin, diplomat Şemsettin Mardin, eski milletvekili-şair Yusuf Mardin, halkla ilişkiler duayeni Betül Mardin ve daha pek çok ünlü ismin yer aldığı Mardinizade ailesine mensuptu. 1878′de doğan Ömer Fevzi Efendi, yazar Cemal Kutay ve Kuşcubaşı Eşref arasında da akrabalık bağları vardır. Ömer Fevzi Efendi’nin annesi Zarife Hanım, Kürt Bedirhan Paşa kızıdır. Bedirhan Paşa’nın oğlu eski Trablus mutasarrıfı Bedri Paşa ise Kuşcubaşı Eşref’in teyzesinin kızının eşidir.

İngilizlerin el koyduğu gemiyi kabadayılar bastı

Trablusgarp Harbi sırasında Ömer Fevzi’nin temin ettiği silah yüklü bir gemiye İngilizler el koydu. Silahlar Libya’daki direnişçilere aitti. Ömer Fevzi, İskenderiyeli kabadayılarla anlaştı. Akşam hava karardığında gemiye çıktılar, İngiliz nöbetçileri etkisiz hale getirerek yükü boşalttılar. Ömer Fevzi, hususi ajanları vasıtasıyla Yunanlıların harp sevkiyatlarını da takip ediyordu.Rauf Bey de sevkiyat yapılan limanları bombardıman ediyordu. Bu bilgilerin bir kısmı, Osmanlı genelkurmayının verdiği bilgilerle zıttı. Ancak Genelkurmayın değil, Ömer Fevzi’nin bilgileri doğru çıkıyordu. Balkan savaşları sonrasında yurda dönen Hamidiye’yi Çanakkale’de hükümet ve padişah adına Ömer Fevzi karşıladı. Büyük bir kalabalığa hitap eden Ömer Fevzi, veciz bir hoş geldin konuşması yapıyordu. Hamidiye’ye yaptığı yardımlardan dolayı Harbiye Nezareti tarafından ödüllendirilmek istendi. Ödülü reddetti, sadece Hamidiye Sancağı’nın hatıra olarak verilmesini rica etti. Hamidiye Zırhlısının sancağı daha sonra Denizcilik Müzesi’ne intikal edecekti.

Rauf Orbay’ın can dostuydu

Ömer Fevzi, Hamidiye Kahramanı Rauf Orbay’ın yakın arkadaşıydı. Hamidiye Zırhlısı’yla Akdeniz, Adriyatik ve Ege’deki akınlarda Ömer Fevzi’nin büyük yardımı olmuştu. Orbay anılarında şöyle diyordu: “2 aralık 1912 günü başlayıp sekiz ay süren akıncı hareketimiz esnasında bir çok müşkül durumlara, hatta batmak tehlikelerine maruz kaldık. En büyük zorluğumuz su ve kömür tedarikiydi. Oniki günde yediyüz elli ton kömür yakıyorduk. Kömürsüz kalmak, cephanenin infilaki bakımından büyük tehlike idi. Kömür tedarikinde Ömer Fevzi Beyin büyük yardımı oluyordu.

BİRLİKTE SAVAŞTILAR

Bu zatla Trablusgarp harbi esnasında Enver Paşa, ben, üçümüz beraberdik. Mısırlıları çok iyi tanıdığı için gizlice silah temininde hayli yardımını gördük. Hamidiye’nin her türlü ihtiyacını Ömer Fevzi bey her yere gider, tanıdıkları vasıtasıyla bulur, muhabere eder, gerektiğinde Süveyş’e gelir, bizimle buluşur temin ederdi.”

Orbay ve Ömer Fevzi, Teşkilat-ı Mahsusa’nın İran-Afganistan seferinde de birlikteydi. Bu gizli seferin heyet başkanı Rauf Bey, kurmay başkanı Binbaşı Ömer Fevzi Bey’di.

Babası da İmam Yahya’yı ikna etmişti

İttihat ve Terakki’den Talat Paşa, Hacı Adil Arda ve Hüseyin Hilmi Paşa’nın çabaları sonucunda, Ömer Fevzi Bey’in babası Mehmet Arif Bey, Şam valiliğini kabul etti. Arif Bey’in Suriye’deki karışıklığı önleyeceği düşünülüyordu. Arif Bey’in gidişi Arap Kulübü’nü sekteye uğrattı. Cemiyet mensupları Arif Bey’i hiç affetmediler.

MISIR’DA NÜFUZU VARDI

Arif Bey, daha önce, Hudeyde Mutasarrıf Vekili olduğu sırada Yemen’de İmam Yahya ile Osmanlı Hükümeti arasındaki soğukluğu gidermiş, Basra’da Kut’el Amara muhasarasını kaldırtmıştı. Libya’da Sunusi tarikati vasıtasıyla Osmanlı subaylarının komutasında savaşan Arap aşiretleri cephesinin kurulmasında büyük payı vardı. Teşkilat-ı Mahsusa’nın Mısır’daki sevkiyat ve ikmal sorumlusu olan Fevzi bey, babasının Mısır’daki nüfuzundan yararlanmıştı. Arif Bey’in son eşi, ünlü Paris Elçisi Halil Şerif Paşa’nın kızı ve Prens Mustafa Fazıl Paşa’nın torunu Leyla Şerife hanımdır.

Teşkilat-ı Mahusa -5

Ekim 3, 2009 yapan bahattinsakir

teskilat18

Lavrens’i öldürmek onu kahraman yapmak olurdu

 

Şerif Hüseyin isyanını hazırlayan İngiliz casusu Lavrens, Osmanlı’nın dikkatini 1914 yılı başlarında çekti. Yemen’de görevli bir Teşkilat-ı Mahsusa ajanı, Bedevi kılığında dolaşan Lavrens’i tesbit etti.

 Bugünkü Suud-i Arabistan sınırları içinde başlayan Şerif Hüseyin İsyanı’nı hazırlayan İngiliz casusu Edward Thomas Lawrence’ydi, Lavrens, Teşkilat-ı Mahsusa’nın dikkatini ilk defa ne zaman çekmişti? Kuşçubaşı Eşref, bu sorunun cevabını Cemal Kutay’ın neşrettiği anılarında veriyordu. Lavrens’i ilk ifşa eden Yemen’de görevli bir nüfus memuru olan Ahmet Hamdi Bey’di. Hamdi Bey Teşkilat-ı Mahsusa ajanıydı. Teşkilat, Yemen’de Müslüman kisvesine bürünmüş İngiliz muhtedisi iki ajanı tespit etmişti. Ahmet Bey’in görevi bu iki ajanın ilişki kurduğu kişileri belirlemekti. Ahmet Hamdi, Hacı Ali ve Abdullah Mansur adındaki iki ajanın ziyaretçileri arasında ilginç bir kişiyi tespit etti. Şeyh kılığı içinde, Arapça konuşan, çelimsiz biri olan bu İngiliz, civardaki bazı aşiret reislerini ziyaret etmişti. Eşref Bey, Ahmet Hamdi’den bu kişiyi takibe almasını istedi. Şam’da görevli teşkilat ajanı Eczacı Nejat Bey de İngilizle bizzat temas edecekti. Çok iyi İngilizce ve Fransızca konuşan Nejat Bey, İngiliz’in adını tespit etti. Arkeolog kisvesinde dolaşan bu adam Lavrens idi.

LAVRENS OLTAYA DÜŞTÜ

Lavrens’in Balebek’te olduğunu öğrenen Nejat Bey, Balebek harabelerinde araştırma yapan Müze-i Hümayun görevlisi kimliğine girdi. Lavrens’in dikkatini çekmek için annesi Türk Yahudisi olan Alman ajanı Hans Gürzoch’la dostluk kurdu. Gürzoch’tan bilgi sızdırmak için Lavrens, Nejat Bey’e yanaştı. Nejat Bey, Lavrens’e zararsız bilgiler verdi. Lavrens’in birlikte çalışma teklifini geri çevirmeyerek onunla birlikte bazı gezilere katıldı. Bu arada Lavrens’in resminin de içinde olduğu dosyayı İstanbul’a göndermişti. Lavrens’in Nejat Bey’den öğrenmek istediği en önemli konu, hilafetin Türk milleti üzerindeki tesiri idi. Nejat Bey İstanbul’a geldiğinde Lavrens’in şeceresini bile çıkarmıştı. 1914 başlarıydı. Lavrence adı henüz duyulmamıştı.

ATİNA’DA BİLE İZLEDİLER

Eşref Bey, Lavrens’in ileride oynayacağı rolü yeterince anlayamadığını itiraf edecekti. Kahire’deki Hizbül Vatani örgütüne mensup bir Teşkilatı Mahsusa elemanından Lavrens’in Mareşal Lord Kitchener ile görüştüğünü ve Atina’ya hareket edeceğini öğrenmişti. Lavrens, İskenderiye’de bir gemiye bindi. Yandaki kamaraya bir teşkilat ajanı yerleşmişti. Lavrens’in ilk durağı, Atina’daki İngiliz Elçiliği idi. Elçi, Lavrens’in şerefine bir akşam yemeği verdi. Eşref Bey, silik bir İngilizin, elçiden gördüğü ilgiyi merak etti. Atina’daki bir gayr-i müslim dostunu devreye soktu. Gelen bilgilere göre Lavrens, Arabistan bölgesindeki Rum-Yunan şirketleriyle yakın mesaiye girmek istiyordu. Bu yüzden İngiliz sefirini devreye sokmuştu.

LAVRENS’İN PEŞİNE DÜŞTÜ

Lavrens’in Balebek’te olduğunu öğrenen Eşref bey, bir bedevi şeyhi kılığına girdi. önce Balebek harabeleri çevresindeki Yahudiler dikkatini çekti. Eşref Bey, anılarında şöyle anlatıyordu: “Balebek 7 sene öncesine göre tanınmaz haldeydi. Harabelerin etrafında bir çok Yahudi müstameresi peyda olmuştu. Bunlar, çoğu casus olan topluluğun sadece parasını mı almak için gelmişlerdi? Biz, Teşkilat-ı Mahsusa olarak, Rum, Ermeni, Arap ayrılıkçı hareketleri içinde Yahudiliğin de nasıl gizli çalışmalar yaptığını biliyorduk. Nitekim Filistin cephesinin sükutu ile bu gizli hazırlık, diğerleri gibi arkamızdan vurdu”

HAREBELERDE BULDU

Eşref Bey, Balebek’te Musa El Atraş adında çok taraflı bir muhbiri sıkıştırdı. Atraş’ı Merzifon Amerikan Koleji’nden bir muallimle görüşürken yakalamıştı. Atraş, Eşref Bey’e çeşitli fotoğraflar gösterdi. Resimlerden birine gözü takıldı. “Bu kimdir?” dedi. Atraş, “Aradığınız adamın bu olduğunu bilmiyor muyum? Ya Bek, itimadınız yoksa, neden istihza ediyorsunuz?” dedi. Eşref Bey, dikkatlice baktı, Nejat Bey’in gönderdiği resimdeki adamdı. Atraş, Lavrens’in Araplar arasında dostça karşılandığını ve Çereş’e geleceğini söyledi. Eşref Bey ve ajanları Çereş’teki casus kaynayan Britanya Şark Enstitüsü’ün Müsteşrikler Toplantısı’na katıldı. Atraş, Lavrens’in yanına gidecek, böylece Eşref Bey de onu tanıyacaktı.

ŞEYH KILIĞINDA SOHBET ETTİ

Çereş harebeleri civarında Atraş, kıyafeti Yukarı Hicazlı bedevilerinkine benzeyen, çelimsiz, soluk renkli, zayıf birisine doğru ilerledi. Lavrens’ti. Eşref Bey bu anı anlatırken, “Lavrens karşımda idi. Nejat Bey’in ilettiği fotoğrafa tıpatıp benziyordu. İlk uyandırdığı intiba, hasta, mariz, dertli, renksiz, şahsiyetsiz, gelişmemiş bir kişi ile karşı karşıya oturduğumuz duygusu idi” diyor. Lavrens ile tanışan Eşref Bey onu bir bedevi şeyhi olduğuna inandırdı. Lavrens’i öldürmeye gerek duymamıştı. Lavrens tehlikeli bir casus olarak anılmaya başladığında bile bu nu düşünmedi. Niyeti, Lavrens’i tuzağıa düşürüp, savaş sonuna kadar Anadolu’da hapsetmekti. Nejat Bey’in yakalanması planı akamete uğrattı.

PİŞMAN DEĞİLİM

Eşref Bey, Lavrens’i öldürmediği için pişman mıydı? Şöyle diyordu: “Öldürmeyi, düşünmüyordum: Daima en sona bıraktığım bu tedibi, Lavrens için o anda düşünmeğe sebep de yoktu. Hadiseler, benim hata ettiğimi gösterdi ama, o gün kolaylıkla yapabileceğim bu işi, kanlı bir şekilde bitirmediğime pişman değilim. Bu, yarı şarlatan bir adamı kahraman yapmak olurdu. Eşref Bey,1917′de Hayber’deki cenkte esir düştüğünde Lavrens onu ziyaret etti. Bedeviler arasında adı efsane gibi dolaşan Eşref Bey’i merak etmişti. Karşısındaki kişi, yıllar önce Çereş’te sohbet ettiği bedevi idi.

İngiliz casusları Sudan ve Libya’ya nüfuz edemedi

Lavrens’in nüfuz edemediği iki bölge, Trablusgarp ve Sudan’dı. Lavrens anılarında şöyle diyordu: “Türklerin buralardaki nüfuz ve itibarının asıl sebeplerini anlayabilmek için bir ömrün bu çöller içinde gömülmüş olması kafi gelmez. Şeyh Sünnusi’ni dini nüfuz mıntıkası içinde olan bu yerlerde Osmanlı Türklerine ait anlatılan hikayeler hakikatle ilgisi olmasa bile, asırlardır nesillerin birbirlerine söylediklerini hafızalardan silebilmek mümkün değildir. Tarihin kendilerine ‘Sizin sonunuz geldi’ diye haykırmasına rağmen direnen bu bir avuç mecnun Trablusgarb’ı elde etmek isteyen İtalyanları nasıl durdurmuşlar ve ancak, Balkan Hıristiyanlığının el birliği ile üzerlerine atılarak onları Konstantinopol kapılarına kadar kovalamasından sonra buralardan ayrılmışlarsa, ilk fırsatta gizlice ve çoğu Alman denizaltılarıyla sahillere çıktılar, harbin sonuna kadar da hiçbir yabancı kuvveti sokmadılar”

Lavrens: Kuşçubaşı Eşref, çöllerin eşine rastlamadığı müthiş bir haydut

Vaktiyle Hicaz Valisi ve Sultan Hamid’in en sevgili paşasının oğlunu, iki tabur asker arasından alıp dağa kaldıran bu haydudun en cüretkar hareketi, Hicaz kuvvetlerinin içinden sıyrılıp çölün en zor yerinden aşıp Yemen’e gitmek teşebbüsü idi. Eşref Bey, kendisi için aksi bir tesadüfle ve bizim haberimiz üzerine Şerif Abdullah’la çarpıştı. Türkler, teslim olmayı adetleri üzerine reddettiler ve bir sıcak su gölüne atılmış şeker parçaları gibi eridiler. Eşref’in planı Hicaz’da, Filistin zaferimize imkan veren bu isyanı bastıracak son Osmanlı teşebbüsü idi. Bu çok cesur ve bedeviler arasında ‘Uçan Şeyh’ unvanıyla tanınan korkunç adam, İbn-i Reşid’in ve İmam Yahya’nın dostu idi. O sırada İbn-i Suud bize düşmanca vaziyet aldığında, Eşref’in telkinleri ile Mekke ve Medine’yi isyancı Hicaz kuvvetlerine bırakmamak isteyebilir, bu, neticede Türk planının zaferi olurdu. Bu tehlikeli adamın yaralı olarak Hayber’de ele geçmesi, neticelere doğrudan doğruya tesir etti.

Kuşçubaşı Eşref: Lavrens kurnaz riyakar, aşağılık biriydi

Lavrens cesur muydu? Hayır. Pervasızdı. Zeki mi idi? Hayır. Kurnazdı. Atak, utanmaz, sırasına göre riyakar ve iki büklüm, fakat başarılarının ana sebebi olarak sabit fikri olan, çalışkan bir insandı. Bazen kendisini , mücadeleye layık olmayan ve karşılaşmaya değmeyen biçare, zavallı, manyak bir hüviyete bürütürdü. Ne için, kimin için çalışıyordu? Buna sarih olarak cevap vermek güçtür. (..)Peygamberimiz’den 1285 sene sonra, yine O’nun yolundan, O’ndan oldukları iddiası içinde , O’ndan ayrılmış olanların da katıldığı düşman bir dünya safına karşı yapılan Hayber şahlanışını takip eden devrede Lavrens, en kesif faaliyetini gösterdi. Türk esirlerine zulme vesile olması, Hayber cenginden sonradır. (..)Eline geçen fırsatta Lavrens, ne kadar gaddar olduğunu isbat etti. Sadece Türklere karşı değil, bütün insanlara karşı nefret beslerdi. Kendisinin bir piç ve cinsi sapık olmasında zulüm duygusunun büyük tesiri olduğunu söyleyebilirim.

Teşkilat-ı Mahsusa -4

Ekim 3, 2009 yapan bahattinsakir

gonulluler16

Başarılı olmasalardı asi ilan edileceklerdi

  

Enver Paşa’nın baskısıyla Osmanlı Devleti, hükümete tabi olmayan gayri resmi bir Teşkilat-ı Mahsusa’nın Bulgar işgali altındaki Batı Trakya’da çete faaliyeti göstermesine göz yumdu. Teşkilat-ı Mahsusa gönüllülerden kurduğu çeteler ordusuyla Bulgarları Batı Trakya’dan tümüyle süpürüp attı.

 

Teşkilat-ı Mahsusa’nın ikinci görev alanı işgal altındaki Batı Trakya idi. Teşkilat, yüzde 85′i Müslüman ve Türk olan Batı Trakya’da da gayr-i resmi hareket edecekti. Enver Paşa, Libya’da devlete vergi vermemek için dağa çıkan eşkiyaları gönüllüler arasına katmıştı. Kuşcubaşı Eşref ve kardeşi Hacı Sami, çetecilikte epey tecrübe sahibi idiler. Aynı yöntem Batı Trakya’da uygulanabilirdi. İttihat-Terakki, Edirne yüzünden Hükümet darbesi yapmıştı. Edirne hala Bulgar işgali altındaydı. Batı Trakya’da yüz binlerle ifade edilen Pomak Müslüman zorla vaftiz ediliyordu. İstanbul muhacir kaynıyordu. Yeni hükümet işleri ağırdan alıyor, sorunu diplomatik yollardan çözmek istiyordu. Bu arada Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesi işleri karıştırdı. Enver Paşa, Eşref Bey’i Trablusgarp’ten çağırdı. Görevini Aziz Ali El- Mısri’ye bırakıp İstanbul’a dönen Eşref Bey’in ilk işi Şevket Paşa’nın katillerini yakalamaktı.

 

“ORDU YARDIMI İSTEMİYORUM”

Enver Paşa, Hükümeti ve Harbiye Nazırı’nı askeri harekata ikna edemiyordu. Kuşcubaşı Eşref, Enver Paşa’yı tazyik ediyordu. Cemal Kutay’ın yayınladığı anılara göre, Eşref Bey, Enver Paşa’ya Trablusgarp’te bir avuç insanla neler yaptıklarını hatırlatarak, benzer teşkilatla Bulgarları püskürtebileceklerini savunuyordu. Enver Paşa, Kuşcubaşı Eşref’e sordu, “Ne kadarlık bir kuvvete ihtiyaç var?” Eşref Bey, “Ordudan resmi yardım istemiyorum” diyerek şöyle devam etti: “Sami bey kuvvetleri, Cihangiroğlu İbrahim Bey kuvvetleri, Erzurum, Kars, Uşak taburları kafidir. Neden endişe ediyoruz? Benim unvanım ne? Umum Çeteler Kumandanı!. Gayr-ı mesul bir makamın gayr-ı mesul şahsiyeti. Ben ilerlerim, düşman beni çevirirse eritir, yok eder, mesele de kalmaz. Er meydanında ölmek hassası baki kalmış ise, düşmanı önümüze katar, geldiği yere sürükleriz. O zaman da çıkacak siyasi meseleleri, sakalları yerleri sürüyen, omuzlarında yarım asrı geçmiş tecrübeler olan nazır paşalar düşünsün. Daha sıkıya geldiniz mi, bu herif asinin biridir, asılması gerektir der, beni, ulaşabildiğim yerde asarsınız.”

MAHKUMLARI ALDILAR

Enver Paşa, Kuşçubaşı Eşref ile konuştuktan sonra Kolordu komutanı Hurşit Paşa’ya gitti. Döndüğünde vize çıkmıştı. Cemal Paşa anılarında Hükümetin, Ordunun Edirne’ye yürüyeceğini, ancak Meriç nehrini geçmeyeceğini taahhüt ettiğini, Enver Paşa ve arkadaşlarının ise hükümete tabi olmayan gayri resmi bir Teşkilat-ı Mahsusa’nın Meriç nehrinin öte tarafında istediği gibi hareket etmesini Hükümete kabul ettirdiklerini söylüyordu.

Teşkilat-ı Mahsusa hemen harekete geçti. Kuşcubaşı Sami, hapishanelerde yüz kızartıcı suçlar dışında kalan deneyimli silahşörlere af çıkartarak gönüllü müfrezelere dahil etti. Anadolu’nun her yerinden gönüllü geliyordu. Gönüllüler, Umum Milli Kuvvetler Kumandanı Eşref Bey’in etrafında toplanıyordu. Kürt aşiret reisleri ve atlıları, bıyığı yeni terlemiş Anadolu delikanlılarının yanı sıra 80 yaşındaki dedeler bile gelmişti. Eşref Bey’in çeteleri harekete geçti. Enver Paşa, muzaffer bir komutan olarak Edirne’ye girmesini Kuşcubaşı Eşref ve Süleyman Askeri’nin çetelerine borçluydu. Edirne’nin işgalden kurtarılması Enver Paşa ve İttihat ve Terakki’nin itibarını artırdı. Çeteler, Meriç Nehri’ni aşıp Batı Trakya’ya girdiler, kısa sürede Bulgarları bölgeden süpürdüler.

Bediüzzaman ve gönüllüleri Kuşcubaşı Eşref Bey’le birleşti

Batı Trakyada amcası Süleyman Bey’i şehit veren yazar Mehmet Niyazi Özdemir, “Yazılamamış Destanlar” isimli kitabında Van’dan topladığı gönüllülerle Teşkilat-ı Mahsusa kuvvetlerine katılan Bediüzzaman Said Nursi’ye geniş yer verdi. Kitapta Bediüzzaman’ın cepheye gelişi şöyle anlatılıyor: “Sisli bir sabah yeni bir gönüllü grubuyla karşılaştılar. Bunların kıyafetleri değişik, başları sarıklıydı. Bellerini, omuzlarını armaları dolanıyor, sağ yanlarında da kamaları sarkıyordu. Tüfeklerini çatmışlardı. Başlarında uzunca boylu, levent endamlı, bıyıklı, çizmeli, gösterişli bir kumandan vardı. Talime başlayacakları sırada gelen Gönüllü Kuvvetleri Kumandanı Eşref Bey, onlara doğru yürüdü. Dostane bir buluşmaydı.

-Aziz Üstadım, bu kara günümüzde öğrencilerinizle imdadımıza koştunuz.

Eşref bey ona Aziz Üstadım derdi; O da Eşref Bey’e “Kahraman Kumandanım”diye hitap ederdi.

-Ah benim kahraman kumandanım, kara gün hepimizindir. Böyle bir günde din ve devletin hizmetinde bulunmayacağız da ne zaman bulunacağız.

Eşref Bey’in sesi kahır doluydu:

-Böyle zelil bir duruma düşecek millet miydik Aziz Üstadım?

Said Nursi derin bir nefes almasına rağmen Eşref beyi teselli etme gereği duydu.

-Bu duruma düşmemizin sebebi ve suçlusu çoktur. Bunlar iç meselemiz; şimdilik kenara bırakalım. Düştüğümüz yerden kalkmaya çalışırsak, Rabbim yardımını esirgemez inşallah.

Bir başka araba ile Enver Bey nizamiyeden içeri girdi. Said Nursi bu genç subayla çok samimi dosttu. Yüzüne yerleşen matem uzaktan belli oluyordu. Said Nursi’yi görünce gülümsemeye kendini zorladı.

-Geldiniz değil mi Canım Üstadım!

Ona her zaman Gayur Kardeşim diye hitap eden Said Nursi cevap verdi:

-Nasıl gelmiyeyim Gayur Kardeşim?

Said Nursinin boynuna sarılırken duygulu bir sesle sordu:

-Nasılsınız Canım Üstadım?

-Allaha şükür, vatan ve milletimizin kederinden başka sıkıntımız yok. Siz nasılsınız?

-Nasıl olayım Canım Üstadım?

Said Nursi bir elini omuzuna koydu; sesi de teselli ediciydi.

-Üzüntüyle bir yere varamayız. Rabbü’l-Alemin’in rahmetinden de ümit kesmeye hakkımız yok. Biz elimizden geleni yapalım.”

Bulgar bakandan Cemal Paşa’ya övgü

Batı Trakya, Bulgarların boş vaadleri ve Rus tehdidi yüzünden boşaltıldı. Osmanlı hükümeti, Cemal Paşa’yı Teşkilat-ı Mahsusa’yı ikna etmek için Batı Trakya’ya gönderdi. Eşref Bey Cemal Paşa’ya haber gönderip, Batı Trakya Hükümeti’nin müstakil olduğunu, Osmanlı pasaportuyla gelmemesi halinde kendisini tutuklayacağını söyleyecek kadar kızgındı. Bulgar Dış İşleri Bakanı İvan Geşof anılarında şöyle diyordu: “Osmanlı hükümeti Batı Trakya’da kurulan hükümeti kendi eliyle yok etmiş olmasa idi büyük devletler bu tampon devleti kesin olarak tanıyacaklar ve Türkler Balkanlardan çıkmamış olacaklardı. Biz bu sonuçtan endişe ettik. Fakat Osmanlı devlet adamları, özellikle Cemal Paşa bize, bizden daha çok hizmet etti.”

Özel Teşkilat Batı Trakya’da hükümet kurdu

Meriç nehri boylarını Bulgar’lardan temizleyen Teşkilat-ı Mahsusa, Ağustos 1913′te Garbi Trakya Hükümet-i Muvakkataa-i İslamiyesi adıyla bir geçiçi hükümet kurdu. Parası, pulu, posta teşkilatı, haber ajansı ve küçük bir ordusu olan Hükümetin reisi Müderris Salih Hoca, başkenti Gümülcüne, Hükümetin icra ve genelkurmay başkanı “Süleyman Zeynelabidin” takma ismini kullanan Süleyman Askeri idi. Bayrağı yeşil, siyah ve beyaz renkli, ayyıldızlıydı. Eşref Bey, Kuva-yı Milliye Umum Müfettişi ünvanı taşıyordu. Osmanlı Hükümeti’nin Bulgarlarla yaptığı bir anlaşma sonucunda Batı Trakya Hükümeti ömrü kısa sürdü. Eşref Bey ve Teşkilat’ın itirazı sonuç vermedi.

Beşiktaş’ın eski başkanı komitacı çıktı

Beşiktaş Kulübü’nün eski başkanlarından Fuat Balkan ünlü bir komitacıydı. Batı Trakya’da Süleyman Askeri’yle çalışan Balkan, Teşkilat-ı Mahsusa emrine girdi. Komitacılığa Bulgarların Pomakları zorla hıristiyanlaştırmaları üzerine başlayan Balkan, Arma’dan çıkan hatıralarında şöyle diyordu: “Komitacılık bazılarının sandığı gibi, soygunculuk, çapulculuk değildir. Aksine, vatanseverliğin en müfritine komitacılık denir. Komitacı, vatan davası karşısında herşeyini feda eden; gözünü budaktan ayırmayan adamdır. Memleket ve milleti için, gerekirse, acımadan yakar, yıkar, öldürür. Biz de gerektikçe, böyle hareket ettik. Kaç defa böyle vaziyetler karşısında kaldık, yapılması lazım olanı yaptık. Şimdi bakıyorum da, şu veya bu işte, cezri hareket etmemiş olsa idik, memleket kimbilir kimlerin ayakları altında kalacak ve bu şerefli millet kimlerin esiri kalmağa mahkum olacaktı.”

 

Sahte isimle mebus olup Meclis’e girdi

 

Teşkilat-ı Mahsusa’nın kuruluş toplantısında yer alan Nevrekoplu Celal Bey, gizli bir görevle, Abidinov takma adıyla Bulgar Millet Meclisi’ne mebus olarak girmeyi başardı. Celal Bey, Bulgar Meclisi’nde Bulgaristan’ın 1. Dünya savaşına katılmasıyla ilgili oylamada diğer 14 Türk milletvekili ile birlikte önemli bir rol oynadı. Celal Bey, kendisine verilen bir başka görev çerçevesinde Birinci Cihan Harbi’nden sonra da Trakya’nın Türkiye’ye bağlanması için Roma’da diplomatik girişimlerde bulundu.

Teşkilat-ı Mahsusa -3

Ekim 3, 2009 yapan bahattinsakir

1606d2

İslâm dünyası Teşkilat-ı Mahsusa’ya destek verdi Libya’nın işgali İslam dünyasını ayağa kaldırdı. Hindistan’ın şehirlerinde sokağa dökülen halk, İtalyan konsolosluklarına saldırdı. Şiisiyle Sünnisiyle, Hint müslümanları bir oldu. Hint gazeteleri İtalyan işgalini kınayan kara çerçeyeye alınmış başlıklarla çıktı Osmanlı hükümetinin resmi sorumluluğu dışında olmak üzere Özel Teşkilat kurarak İtalyan işgali altındaki Libya’ya giden Enver Paşa ve arkadaşları Trablusgarp ve Bingazi’de aşiretleri örgütledi. Enver Paşa’nın Libya halkı üzerindeki etkisi çok yüksekti. Sunusi Şeyhi Ahmet Şerif, Enver Paşa’nın en önemli destekçisiydi. Şeyh Sunusi, İttihad-ı İslam siyasetinin önemli bir unsuru olacaktı. Sudan, Cezayir, Mısır ve Tunus gibi yakın bölgelerden Libya’ya gönüllü akıyordu. Cezayir’den Emir Abdulkadir’in oğlu Emir Ali Paşa ve Tunuslu köklü bir ulema ailesinden Şeyh Salih Şerif Tunusi, Eşref Bey’in çalışmaları sonucunda gönüllü kuvvetlere katılıyordu. Zenci Musa her yerde savaştı, veremden öldü Sudan’dan gönüllü olarak Libya’ya gelen Zenci Musa, Kuşcubaşı Eşref’e baba gibi bağlandı. Ölene kadar Osmanlı idealleri için savaştı. Sudan’lı gönüllüler arasında meşhur bir isim vardı. İki metreyi aşan dev cüssesiyle bu siyahi müslüman, Akif’in şiirinde yer alan Zenci Musa’ydı. Eşref Bey’e bir baba gibi bağlanan Zenci Musa, onun 1917′de Hayber’de esir edilişine dek yanından ayrılmadı. Zenci Musa, Yemen’deki Osmanlı kumandanına teslim edilmesi gereken emanetleri kurtardı. Ali Sait Paşa’ya emanetleri teslim ederken ağlayan Musa Bey, “Çok şükür başardık ve hazineyi teslim edebildik. Fakat Eşref beyimizin düşmanın eline düşmesine müsaade ettik” diyordu. Zenci Musa Yemen’de İngilizlere esir düştü. Serbest bırakıldığında İstanbul’a döndü. Eşref Bey Malta’da esirdi. Ali Sait Paşa, “Eşref’in Arabı” ve “Eşref’in komandosu” olarak anılan Zenci Musa hakkında “O bizim cengaver Musa’dır. Yemen’e bize para getiren adam” diyordu. Gümrük hamallarına kahya oldu, diğer hamallar gibi yük taşıdı. İngiliz işgal kumandanı General Harrington onu kocaman bir çuvalı tek eliyle kaldırırken görüp maiyetine istemiş, ancak “Benim bir tek efendim ve kumandanım var. Onu bekliyorum” cevabını almış. YARALARIMIZA İDRAR DÖKÜYORDUK Avrupa, işgalci İtalyanlara büyük destek verirken Libyalı direnişçiler binbir güçlükle boğuşuyordu. Eşref Bey, Cemal Kutay’a verdiği anılarında şöyle diyordu: “Hiçbir harpte, Trablusgarp’te olduğu kadar yalnızlığımızı hissetmemiştik. Çöl ortasında idik. Yaralarımızı saracak pamuğumuz, tentürdiyotumuz yoktu. İçinde amonyak vardır diye yaraların üzerine idrar döküyorduk. Biz bu yoksulluk içinde iken, İtalya, hıristiyanlık aleminin yardımına mazhardı. Kızılhaç’a mensup prensesler, Avrupa saraylarının kadın şahsiyetleri, Vatikan’ın dünyanın dört tarafından davet ettiği her mezhepteki kadınlık müesseseleri, sanki İtalya kendi topraklarından bir kısmını kurtarıyor da bizler istilacı imişiz gibi karşımızda yer aldı. Ele geçirdiğimiz İtalyan eşyası içinde neler yoktu? Bu hediyeler arasında ‘Barbarlara karşı harp eden İtalyan askerine minnet’ cümleleri ve bunların altında Güney ve Kuzey Amerika’yı, Avusturalya’yı, Kanada’yı, Yeni Zelanda’yı temsil eden halk imzaları vardı. Kendilerine hiçbir fenalığımız dokunmamış insanlar, bizi yanlış tanıtmış olanların günahlarıyla karşımızda idiler.” ‘ŞERİF HÜSEYİN İHANETİ OLMAYABİLİRDİ’ Eşref Bey, Hıristiyan dünyasına karşı Hindistan Müslüman Cemiyeti’ni harekete geçirdi. Kalküta, Delhi, Keşmir ve Karaçi’de halk sokağa döküldü, İtalyan konsoloslukları saldırıya uğradı. Şiisiyle Sünnisiyle, Hint müslümanları bir oldu. Hint gazeteleri İtalyan işgalini kınayan başlıklarla çıktı. Pek çok ülkede tepkiler sokağa taştı. Bütün bunlar, İttihatçıları İttihad-ı İslam’a teşvik etti. Eşref Bey’in itirafları ilginçti: “Trablusgarp harbi bizim hangi kuvvetlere istinad edebileceğimizi tereddüde mahal kalmadan isbat etti. Arabistan’da şehir merkezlerinde İngiltere ve Fransa’nın menfaatleriyle sarhoş olan ve siyaseti meslek olarak benimseyenler haricindeki büyük kitle, bilhassa bedeviler devletimize sadık idiler. Biz Trablusgarp’te yerlilerden gördüğümüz alaka ve sadakati her tarafta göreceğimizi düşünüp tedbirler alsaydık ne Şerif Hüseyin ihaneti olurdu, ne Filistin’i ne Suriye’yi ne Irak’ı bu kadar hazin dekorlar ve şartlar içinde kaybetmezdik. Büyük hatamız iş işten geçtikten sonra aklımızın -o da maalesef hatalı şekilde- başımıza gelmiş olmasıdır. Trablusgarp’ta Mısır bize en cömert şekilde el uzattı. Halkın kalbi bizimleydi. Sunusiler bize inanarak kanlarını döktüler. Yemenliler bize ikram ettiler. Bizi gadre uğramış büyük bir milletin çocukları olarak, kara günlerimizde kendi topraklarının şerefli müdafileri saydılar.” İNGİLİZ GENERALİ TERSLEDİ Hamallık yaptığı sırada Anadolu’ya cephane sevkiyatında görev alan Zenci Musa, emekli maaşını “Millet aç… Ben bunu alamam” diyerek kabul etmemiş. Eşref Bey’in anlattığına göre hastalandığında devlet hastanesine yük olmamak için Şeyh Ata Efendi’nin şeyhi olduğu Özbekler Tekkesi’ne sığınmış. Vefat ettiğinde bavulunda kefeni ve Osmanlı haritası varmış. Bir de Eşref Bey’in soluk bir resmi. Eşref Bey, onun için, “Ben Malta’dan kurtulup Milli Mücadele’nin bayrağını açanlardan birisi olmak şerefine mazhar olduğum günlerde, Musa, o benim kahraman Arabım, veremden ölmüş” diyecekti. Merhum Akif, Zenci Musa’yı Eşref Bey’le birlikte Nasihat Heyeti’nin Arabistan yolculuğunda tanımıştı. Akif, Sudan’ın bu vefakar evladını şiirine alarak şöyle diyordu: “Eşref beyin emireri Zenci Musa/İsa Peygambere omuzlarını ödünç verir/Ve Peygamber bu sayede Göke tırmanabilir” Hükümet darbesi yaptılar Edirne’nin düşüşü de İslam dünyasında infiale yol açtı. Edirne’yi savunmadan Bulgarlara verme niyetinde olan Hükümet, kendi idam fermanını da imzaladı. İttihat ve Terakki, Enver Paşa’nın reisliğinde bir gizli toplantı yaptı. Sadrazam Kamil Paşa görevinden istifa ettirilecekti. Operasyon Teşkilat-ı Mahsusa tarafından gerçekleştirilecekti. KAMİL PAŞA İSTİFA ETTİ 23 Ocak 1913 günü gerçekleşen Babıali Baskını’nda Enver Paşa beyaz bir atın üstünde şimdi İstanbul Valiliği olan binaya geldi. Binaya giden ara sokaklar ve caddeler Özel Teşkilat’ın kontrolündeydi. Hükümet binasını koruyan askerler Enver Paşa’yı görünce silahlarını indiriyordu. Ömer Naci’nin ateşli bir nutuk çekmesinden sonra içeri girdiler. Teşkilat’ın ünlü fedaileri Yakup Cemil, Sapancalı Hakkı, Filibeli Hilmi, Mümtaz Bey, Enver Paşa’nın yanındaydı. Harbiye Nazırı Nazım Paşa, darbecilere engel olmak isteyince Yakup Cemil tetiğe bastı. Konak’ta biri darbeci, dört ceset vardı. Enver Paşa kan dökülmemesi için talimat vermişti. En ufak bir harekette tetiğe basmayı huy haline getiren Yakup Cemil dur durak bilmiyordu. Sadrazam Kamil Paşa istifa mektubunu imzaladı. Yeni Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’ydı. Yeni bir dönem başlıyordu. Libyalılar, Enver Paşa’yı gözyaşlarıyla uğurladı Osmanlı Devleti’nin Trablusgarp Harbi’yle meşgul olmasını fırsat bilen Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ birleşerek, 8 Ekim 1912′de Osmanlı Devleti’ne karşı savaş açtılar. Osmanlı ordusu Çatalca önlerine kadar çekildi. 8 Kasım 1912′de Yunanlılar Selanik’i işgal etti. 17 Kasım 1912′de Bulgarların İstanbul’u almak için yaptıkları taarruzlar geri püskürtüldü. Bulgarların saldırısı sonunda 26 Mart 1912′de Edirne, ardından Yanya ve İşkodra düştü. 1. Balkan Savaşı, 30 Mayıs 1913′te imzalanan Londra Antlaşması’yla sona erdi. Osmanlı Devleti’nin başkentine birkaç saatlik mesafedeki Edirne düştüğünde Trablusgarp’te savaşan Özel Teşkilat’ın başkanı Enver Paşa geri dönmek zorunda kaldı. Libyalıların gözyaşları içinde, milli marşlarla, tekbirlerle dualarla uğurladığı Enver Paşa İstanbul’a doğru yeni bir maceraya yelken açarken, arkasında muhteşem bir direniş, kulaktan kulağa yayılan destanlar bırakıyordu. Ömer Muhtar silah arkadaşı Atatürk’ten yardım istedi Birinci Cihan Harbi’nden sonra Libya’da direnişin simgesi olan Şeyh Ömer Muhtar Teşkilat-ı Mahsusa’nın komutasında savaşan Sunusi gönüllüler arasındaydı. İtalyan işgali sırasında Kasur Zaviyesi imamı olan Ömer Muhtar, 1931′de İtalyanlara esir düşerek idam edildi. 20 yıl savaştıktan sonra şehit olan Ömer Muhtar’ın cesareti Teşkilat-ı Mahsusa subaylarının dikkatini çekmişti. Sunusi şeyhleri, bir gönüllü müfrezesine kumanda eden Ömer Muhtar hakkında subaylara, “Böyle on tane Ömer Muhtar olsa bize yeter” diyorlardı. Teşkilat-ı Mahsusa’dan gerillacılığı öğrenen Ömer Muhtar, Cumhuriyet döneminde, eski silah arkadaşı Atatürk’e mektup yazarak destek istedi. Bu mektuplar cevapsız kaldı. Orhan Koloğlu’nun Libya Kralı İdris Sunusi’nin başbakanlığını yapan babası Sadullah Efendi’nin naklettiğine göre, mektuplar Atatürk’e ulaşmamış. Libyalılar Türkiye’ye uzun süre kırılmışlar. İşin gerçeğini bir İngiliz ajanı, Sadullah Bey’e açıklamış. Buna göre İtalyan işgal kuvvetleri komutanı faşist Mareşal Rodolfo Graziani, bu mektupları ele geçirerek saklamış. Müslüman olan İngiliz ajanı Libya’da şehit oldu Sudan’dan gelen gönüllülerden biri de eski İngiliz istihbaratçı ‘İngiliz Osman’dı. Enver Paşa, bir hanım arkadaşına yazdığı mektupta, şehit düşen İngiliz Osman için şöyle diyordu: “Kampımızda buraya gelmeden önce siyasi nedenlerle Müslüman olan İngiliz bir asker vardı. Hayatımda hiç karşılaşmadığım bir gözüpekliğe sahip, hakikaten çok iyi çocuktu. İtalyan dikenli tellerinin altından kayıp onların kalelerine girmek onun için spordu. Geçen gün Derne Vadisi’nde adamlarımla öldürüldüler, yaralandılar ve İtalyanlar tarafından götürüldüler. Hepimiz nasıl seviyorduk onu. Bu akşam yine, asıl adı Stuart Smallwood olan Osman adlı bu zavallı İngiliz kahramanı deforme olmuş ve antipatik suratıyla düşündüm. Onu yine de çok seviyor ve olağanüstü yiğitliğine hayrandım. Heyhat. Şimdi öldü ve cesedi İtalyanların ellinde. İsmini yaşatmak için herşeyi yapacağım. Ailesinin altın imtiyaz madalyasını alması için Harbiye Nezareti’ne yazdım, annesi Şefkat Madalyası alacak ve ismi Harbiye Nezareti’nin altın defterine kazınacak. Ona gelince, o herhalde mutlu, huzurlu ve mennundur.”

Teşkilat-ı Mahsusa -2

Ekim 3, 2009 yapan bahattinsakir

1506d

Halı tüccarı kılığında Mısır’a giden Mustafa Kemal’in ve diğer gerillacıların sahte kimlik ve pasaportlarının temin edilmesinden, ünlü Teşkilat-ı Mahsusacı Kara Kemal sorumluydu.

 

İttihat ve Terakki’yi İttihad-ı İslam projesine teşvik eden Trablusgarp’ın İtalyanlar tarafından işgal edilmesiydi. İttihat ve Terakki, iktidarın dizginlerini ele geçirdiklerinde bu projeye bel bağladı. İttihatçı eylemciler Libya’da kazandıkları tecrübeden Balkan ve Birinci Dünya savaşlarında da yararlanacaklardı. Enver Paşa’nın liderliğindeki Özel Teşkilat, Libya’da silah, cephane ve profesyonel asker kıtlığına rağmen, mükemmel bir gerilla harbini örgütleyerek, 200 bin kadar İtalyan askerini sahil şeridine kilitlemeyi başarıyordu. Trablusgarp’ta, sonradan çoğu Teşkilat-ı Mahsusa’cı olan ünlü isimler gerillacılık yaptı. Bunların başında Mustafa Kemal Paşa, Nuri ve Halil Paşalar, Ali Fethi Okyar, Kuşçubaşı Eşref ve Hacı Selim Sami, Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya, ilk tayyareci şehitlerden Sadık Bey, Çerkez Reşit Bey, Süleyman Askeri, Fuat Bulca, Yakup Cemil, Nuri Conker, Rauf Orbay gibi isimler yer alıyordu. Ünlü Masonlardan Ord.Prof. Mim Kemal Öke de yüzbaşı rütbesinde Derne cephesindeydi. Prof. Ayhan Songar’ın babası Nazmi Bey ve ünlü seyyah Abdurreşit İbrahim de Libya’ya giden gönüllü mücahitler arasında yer alıyorlardı.

“FUAT, TRABLUSGARP’E GİDİYORUZ, SEN DE GELİYORSUN”

Trablusgarp direnişi için Özel Teşkilat, Enver Paşa tarafından gerçekleştirildi. Enver Paşa ve Ali Fethi Okyar binbaşı, Mustafa Kemal Paşa Kolağası rütbesindedir. Özel Teşkilat’ın kuruluşunu Atatürk’ün akrabası Fuat Bulca, Cemal Kutay’ın yayınladığı “Trablusgarp’te Bir Avuç İnsan” adlı anılarında anlatır. Bulca, Mustafa Kemal’in muavinidir. Mustafa Kemal’in Bulca’ya ilk sözü şuydu: “Trablusgarp’e gidiyoruz, sen de geleceksin” olur. Mustafa Kemal, şöyle diyordu: “Enver’in planı şu: Bizler kendi arzumuzla ve hususi bir teşkilat olarak müdafaayı ele alacağız. Harbiye Nezareti de bizi istifa etmiş sayacak. Orada teşkilat yapacağız. Biliyorsun ki ben daha evvel de Trablusgarp’te bulundum. Haleti ruhiyeyi bilirim. Eğer ciddi olarak müdafaaya girişirsek başta Sunusiler olmak üzere halk bize yardım eder. Enver Urbanı teşkilatlandıracak, onların dillerini ve adetlerini bilen arkadaşları beraberimize alacağını söyledi. Eşref bey de geliyor. Mıntıkaları harita üzerinde taksim dahi ettik. Sen benim muavinim olacaksın. Bu akşam Beşiktaş’ta Enver’in evinde toplanacağız. Mahrem tut. Hiç kimse birşey bilmiyor. Mahmut Şevket Paşa’yla Enver temas ediyor. Ali Fethi de Cezayir’e geçecek, oradan deniz vasıtasıyla münakele imkanlarını araştıracak.”

Enver Paşa’nın Almanya’da bir hanım arkadaşına yazdığı mektuplardan

9 Ekim 1911 (İstanbul)
Trablus zavallı memleket. Kaybetti şimdilik. Kimbilir belki de ebediyen… Peki o zaman niye gidiyorum? İslam dünyasının bizden beklediği bir ahlaki görevi yerine getirmek için.

Bu satırları ayrılmamdan kısa bir süre önce yazıyorum. Bunlar en gizli sırlarımdır. Ne kadar zor ve nankör görevlerin beni beklediğini ancak birkaç kişi biliyor.

(İskenderiye’den) 21 Ekim 1911
Yarın nihayet gitmeye hazır olacağım, dostunuzun gireceği kılık hakikaten hoşunuza gidecek: uzun mavi elbise, başımda beyaz başörtüsü, beyaz maşlak, altın işlemeli kordon. İşte tam bir Arap şeyhi kıyafeti.

11 Kasım 1911
Dün akşam 13 saatlik bir gece yürüyüşünden sonra geldim ve aşiret reisleri sonuna kadar İtalyanlara karşı savaşmaya devam etmek için yemin ettiler. Bir yıllık erzak temin edildi, cephane bol, zafer de yeterince var.
(Kendi Mektuplarında Enver Paşa, M. Şükrü Hanioğlu, Der Yayınları)

Trablusgarp’ın kapıları Askeri’ye nasıl açıldı?

Mısır’ın liman kenti İskenderiye, Trablusgarp’e geçişin kilidi idi. Özel Teşkilat’ın subayları İskenderiye’den hududa, oradan da Trablusgarp’e geçeceklerdi. Teşkilat mensupları subay olduklarını gizlemek zorunda olduklarından sahte kimliklerle yolculuğa çıkacaklardı. Mustafa Kemal halı tüccarı, Süleyman Askeri genç bir molla kılığına bürünmüştü. 1915′te Teşkilat’ın Osmancık Gönüllü Taburu’nun başında Irak’ta şehit düşen Kısıklılı Yüzbaşı Cemil hoca kılığındaydı. Mustafa Kemal yolcuğa çıkmadan önce Fuat Bulca’ya şöyle diyordu: “Hükümet acziyet içinde. Bunu Harbiye Nazırı elem ve üzüntüyle itiraf etti. İstanbul’dan hiçbir yardım göreceğimizi zannetmiyorum. Enver de aynı kanaatte… Evvela o gitmek istiyor. Eşref beyin Mısır’daki muhitinden ve dostlarından istifade edeceğiz. Sevkiyatın tehlikesiz oraya varması için Mısır’ın muhtelif yerlerinde teşkilat yapacak. Takma adlarımızla bu unvanlara uygun mesleklerimizin listesi hazırlanıyor.”

SAHTE PASAPORTLAR KARA KEMAL’DEN

Kara Kemal, Özel Teşkilat’ın İstanbul’daki işleriyle ilgilenecekti. Özel Teşkilat’a seçilecek subayların iaşeleri, yolculukta kullanacakları kıyafetler, sahte kimlik ve pasaportların tanzim edilmesi onun işiydi. Hazırlıklar gizli tutuldu. Özel Teşkilat’ın Hükümetle, İttihat-Terakki merkezi ile irtibatından da Kara Kemal ve Şükrü Bey sorumluydu. Kara Kemal Bey’in Karagümrük’teki evi, Özel Teşkilat’ın güvenli eviydi. (Kara Kemal, 1926′da Atatürk’e suikast davasından aranırken intihar etti. Maarif eski nazırı Şükrü Bey de aynı davadan idam edildi.)

Arusi Şeyhi Ömer Fevzi Mardin sevkiyat sorumlusuydu

Enver Bey’in evinde yapılan gizli toplantıda Mustafa Kemal, Ali Fethi Okyar, Kuşcubaşı Eşref, Mümtaz Bey, Süleyman Askeri, Fuat Bulca ve birkaç subay vardır. Toplantıda büyük bir harita başında çalışılıyordu. Teşkilat, Mısır üzerinden Libya’ya sızacaktı. İngiliz kontrolü altındaki Mısır’dan geçişler tehlikeliydi. Başka bir çare de yoktu. Mısır’da Eşref Bey’in çevresi işe dahil edilicekti. Mısır’ı iyi tanıyan biri daha vardı: Ömer Fevzi Mardin.

Fevzi Bey, Özel Teşkilat’ın İskenderiye’deki sevkiyat ve ikmal sorumlusu tayin edildi. Teşkilat, Trablusgarp’e karadan ve denizden bağlanan yollar üzerindeki merkezlerde güvenilir elemanlar görevlendirecekti. Özel Teşkilat herkese açık olmayacaktı. Profesyonel çeteciler ve idare etme niteliğine sahip güvenilir subaylar yer alacaktı. Enver Paşa, hazırlık için Eşref Bey’in önceden gitmesini istedi. Enver Paşa’nın son sözleri şöyleydi: “Hepimiz yekdiğerini tebrike layıkız. Nizam ve disiplini muhafaza etmek için mutehalli olduğumuz şuura azami riayet içinde, tam bir kardeşlik ve uhuvvet havasını temsil edeceğiz. Allah bizimle beraberdir.”

İtalyanları kuş gibi avladı

Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Bey Libya’da keskin nişancılığı ile ün saldı. Pusuya yatan Nuri Paşa’nın, tek başına 100′den fazla İtalyan askerini öldürdüğü dilden dile dolaştı. Kuşcubaşı Eşref de “Uçan Şeyh” ünvanını Libya’da kazanıyordu. Tunus, Cezayir ve Sudan’dan gönüllüler akıyordu. Cezayir’li Emir Abdulkadir’in oğlu Emir Ali Paşa ile Tunuslu Şeyh Salih Şerif Tunusi de Eşref Beyin davetiyle Trablusgarp’e geldi.

Gizli görevle Libya’ya giden Atatürk halı tüccarı kılığındaydı

Teşkilat-ı Mahsusa -1

Ekim 3, 2009 yapan bahattinsakir

1406d

Osmanlı İmparatorluğu’nun son on yılına imza atan örgüt, Teşkilat-ı Mahsusa’dır. Enver Paşa’nın emriyle İttihat ve Terakki’nin seçkin eylemcileri tarafından kurulan örgüt, Meşrutiyet’in ilanında önemli bir rol oynamakla kalmadı, İtalyanlar tarafından işgal edilen Libya’da, daha sonra Balkanlarda, Birinci Dünya Savaşı’nda ve Kuva-yı Milliye’de önemli rol oynadı.

 

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun son on yılına imza atan örgütlerden biri Teşkilat-ı Mahsusa’dır. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en seçkin fedai ve eylemcileri tarafından kurulan gizli örgüt, Meşrutiyet’in ilanında önemli bir rol oynamakla kalmadı, aynı zamanda İtalyanlar tarafından işgal edilen Libya’da, Balkanlarda ve Birinci Dünya Savaşı’nda inanılmaz bir direniş ve kahramanlık örneği sergiledi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yer altı faaliyetlerinde pişmiş olan eylemcilerden teşkil edilen “Özel Teşkilat” 1913′deki Babıali Baskını’nda da önemli rol oynadı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iktidar olmasıyla resmileşen ve uluslar arası nitelik de kazanan Teşkilat-ı Mahsusa, Hind kıtasından Afrika’ya, Orta Doğu’dan Balkanlara, Arap Yarımadası’ndan Orta Asya’ya uzanan İslam dünyasını Osmanlı etrafında birleştirmeyi amaçlıyordu. Teşkilat-ı Mahsusa’cılara göre Teşkilat, tanıdık bildik bir gizli servis, bir ajanlar topluluğu değildi. Onlar bir dava etrafında biraraya gelen, güçlerini ve yeteneklerini bu çerçevede birleştiren idealist-lerdi. Onların tek gayesi imparatorluğu ayakta tutmaktı. Hangi etnik kökene ve dine mensup olursa olsun, imparatorluk sınırları içinde herkese yer vardı. Sömürge altında yaşayan Müslüman halklar kendi istiklallerini kazanmalı ve kardeş ülkelerle dayanışma içinde olmalıydı.

 

ÖRTÜLÜ ÖDENEKTEN BESLENDİ

Gizli Teşkilat’ın giderleri Harbiye Nezareti’nden ve örtülü ödenekten karşılanıyordu. Teşkilat’ın adı resmi olarak Umur-ı Şarkiye Dairesi’dir. Merkezi, Nuri Osmaniye Caddesi, Şeref Sokak’ta, Tasvir-i Efkar gazetesinin karşısındaki bir binadaydı. Harbiye Nezareti’ne bağlı olarak kurulan teşkilat, İttihat ve Terakki’-nin Meşrutiyet öncesi yer altı çalış-malarının bir ürünü, hatta deva-mıydı. Kara Kemal’den Yenibahçeli Nail’e, Kuşçubaşı Eşref’ten Süleyman Askeri’ye, Yakup Cemil’den Ömer Naci’ye kadar, Cemiyet’in pek çok ünlü fedaisi daha sonra Teşkilat-ı Mahsusa’da yer aldı.

 

30 BİN ELEMANI VARDI

Teşkilat-ı Mahsusa üzerine çok önemli bir çalışma yapan Amerikalı araştırmacı Dr. Philip Stoddard’un elde ettiği bilgilere göre, Teşkilat’ın Hilal olarak adlandırılan İslam dünyasının her yerinde faaliyet gösteren 30 bini aşan mensubu vardı. Resmi yazışmalarda “Hafi Teşkilat” olarak da zikredilen Teşkilat-ı Mahsusa’nı en dikkat çekici yanlarından biri de ideolojik söylemleriydi. İttihat ve Terakki, Trablusgarp Harbi’nden sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasını önleyecek tek çare olarak İttihad-ı İslam projesini devreye soktu. Bu proje kapsamında, başta İngiltere olmak üzere Fransız, Hollanda, Rus ve İtalyan sömürgesi altında yaşayan Müslüman ülkelerde İslam İhtilal Komiteleri kuruluyordu. Teşkilat-ı Mahsusa içinde çeşitli etnik köken-lere sahip idealist subayların yanı sıra yüzlerce aydın, şeyh ve din adamı yer alıyordu. Bedi-üzzaman Said Nursi’den Mehmet Akif’e, Dürzi prens Emir Şekip Arslan’dan Mısırlı Şeyh Abdulaziz Çaviş’e, Tunuslu Şeyh Salih Şerif et-Tunusi’den Libyalı Şeyh Ahmet es-Sunusi’-ye, Hintli Muhammed Bereketullah Efendi’den Ebul Kelam Azad’a, Pakistan’ın ilk devlet başkanı Muhammed Ali’den kardeşi Şevket Ali’ye, İbnürreşid’den Şeyh Mehdi’ye pek çok ünlü isim Teşkilat’la bir şekilde ilişkiliydi.

 

Herşey Osmanlı’yı korumak için

Teşkilat-ı Mahsusa’nın yapısı Osmanlı’nın etnik yapısını içindebarındırıyordu. Hepsinin ortak gayesi, imparatorluğu ayakta tutabilmekti. Kafkas kökenli Kuşçubaşı Eşref, Teşkilat’çıların bu yapısına dikkat çekerek, “Ben ne Dağıstan rüyalarını gören bir Çerkes, ne Arap, ne de Rum’dum; ben Türkçe konuşan Müslüman bir Osmanlıydım” diyordu. Fuat Bulca da, Teşkilat-ı Mahsusa’nın esas vazifesinin imparatorluğun ayakta kalabilmesi için bağlanılmış olan büyük davaları gerçekleştirecek şahsiyetleri teşkilatlandırmak olduğunu belirterek şöyle diyordu: “Türk İstiklal Savaşı ile ilk fiili neticesini veren, II. Dünya Harbi nihayetinde ise bütün dünyaya yayılan ve sayısı elliyi geçen müstakil devlet kurdurmuş olan milli uyanışların fikri oluşunda, bizim Teşkilat-ı Mahsusamız’ın büyük himmeti vardır.”

 

Eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar da Teşkilat’ın adamı

 

Ülke ekonomisinin millileşti-rilmesi de Teşkilat’ın ilgi alanı içindeydi. İstanbul’da Kara Kemal Bey, bu amaçla esnafı örgütlemiş, yerli sermayeye dayanan şirketler kurdurdu. Celal Bayar, Teşkilatı Mahsusa’nın İzmir şubesindeydi. Başlıca görevi Teşkilat ve Parti arasındaki iletişimi sağlamak, yanı sıra İzmir ekonomisini Türkleştirmekti. Kara Kemal ve Celal Bayar Teşkilat-ı Mahsusa’nın Ticariye grubundaydı. Üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar “Ben de Yazdım” isimli hatıratında Kuşcubaşı Eşref’in gönderdiği bir özel dosyada yer alan bilgilere yer verdi. Buna göre Teşkilat-ı Mahsusa, 1913′te Batı Trakya Hükümeti’ne son verildikten sonra yeniden ikinci defa ve Enver Paşa’nın emriyle kuruldu. Dosyada Eşref Bey, şunları belirtiyordu: “Gelelim yeni Teşkilat-ı Mahsu-sa’mıza. Enver’in emrinde bir kurul ve Süleyman Askeri reis, ordudan subaylar, hükümet ricalinden yetkili bazı kişiler, yabancı Müslüman memleketlerinden Hilafete bağlı zevattan tanınmış ulema, tanınmış siyasi, milliyetçi ve memleketin kurtulması uğrunda çalışan kimselerle memleketleri için de hidematiyle kendini göstermiş, teferrüt etmiş olanlardan kurulu.”

Eşref Bey’in verdiği listede önemli isimler vardı. Örneğin Hindistan’dan Muhammed ve Şevket Ali kardeşler, Sih-Ghadr Partisi’nin lideri Dar Hayal bile Teşkilat’la ilişkilidir. Eşref Bey bazı isimleri açıklamıyordu. Halihazırda bu zatlar önemli mevkileri işgal ediyorlardı.

 

Kaybedecek hiçbir şeyimiz yoktu

 

Teşkilat-ı Mahsusa’nın efsanevi şefleinden Eşref Bey, işin en başından beri içindeydi. Teşkilat zaten büyük ölçüde Eşref Bey’in deneyimlerinden yararlandı. Kendisi Teşkilat-ı Mahsusacı’ların ruh yapısını ise şöyle anlatır: “Birer eski tüfekti bu adamlar-kendilerini vazifeye, vatan hizmetine adamış, ucuz kahramanlıklara, süslü lakırdılara ve sahte tavırlara yüz vermeyen samimi, gerçek vatanseverlerdi. Onların vatanseverliği derin ve içten yaşanan bir duyguydu.(..) Kaybedecek hiçbir şeyimiz yoktu. Davamızın haklı bir dava olduğuna inanmıştık. Sonunda kazanamayacak oluşumuzu göz ardı etmek gayreti içindeydik. Etrafımızdaki dünya yıkılıp gitmeden hiç olmazsa birkaç tane daha küçük zafer elde edebiliriz diye düşünüyorduk.”

 

Enver Paşa’nın talimatıyla kuruldu

 

Teşkilat-ı Mahsusa resmi olarak 1913′te Enver Paşa tarafından kuruldu. İlk başkanı Süleyman Askeri, İkinci Başkanı Ali Başhampa, son başkanı Hüsamettin Ertürk’tür. Esasında Teşkilat, büyük ölçüde Kuşcubaşı Eşref’in eseriydi. Teşkilat-ı Mahsusa ismini öneren Veteriner Rasim Bey’di. Kuşçubaşı Eşref’in de katıldığı bir toplantıda Rasim Bey, “Bu hareket, kendisine has bir teşkilata dayanıyor. Gayesi kadar, ona katılabilmenin şartları da belirli vasıflar ister. Öyle ki başka düşünce ve fikirde olanların bu düzen içinde barınabilmeleri imkansızdır. Bu laalettayin bir hürriyet mücadelesi de değildir. En tehlikeli sahalarda ve anlarda icab eden tedbirleri kendi şuuru ile benimseyen, mutlak müsavatın hakim olduğu, politikadan uzak bir vatan hareketidir. Bence ona en uygun isim Teşkilat-ı Mahsusa’dır” diyordu, Teşkilat kısa sürede benimsendi. Cemal Kutay’ın “Lavrense Karşı Kuşcubaşı” adlı kitabında yer aldığına göre Şam’da kolağası olan Mustafa Kemal, Kuşcubaşı Selim Sami’yi sahte bir mürur tezkeresi ile Teşkilat yapmak için İzmir’e gönderirken, yazdığı tavsiye mektubunda “Bizim Teşkilat-ı Mahsusa için..” diyordu.